|
|
 |
« Yanıtla #5 : 07 Ocak 2012, 00:51:32 » |
|
Toplum Yapısı Endüstri Devriminin toplumların iç düzeninde ortaya çıkardığı temel değişiklik, kapitalist ve işçi sınıfların birbirinden kesinlikle farklı bir biçimde belirmesidir.
Bu konuda İngiltere’nin 18. yüzyılda yaşadığı deneyler başka ülkelerde çok daha sonraları yaşanmıştır. Gerek kapitalizmin, gerek işçi sınıfının sorunları bakımından, İngiltere’nin ortaya koyduğu örnekler, daha sonraları başka ülkelerce de izlenmişlerdir.
Endüstri Devrimine kadar, politik yapısı bakımından Avrupa’da eşsiz olan İngiltere, bu devrimle, ekonomik bakımdan da eşsiz olma özelliğini kazanmıştır.
Endüstri Devrimiyle, tacir, işveren ve zanaatkâr arasındaki yakınlık ortadan kalkmıştır. Makine ile işverenin zanaatkâr karşısında kesin üstünlük kurması sonucunda, zanaatkâr ya kendi meslektaşları arasında işveren durumuna girmiş ve servet sahibi olarak diğer zengin sınıflarla eşitliğe ulaşmış, ya da işçi olarak kalıp, kısa zamanda basit bir emekçi durumuna düşmüştür.
Endüstri Devrimi ilerledikçe işverenle işçi arasında büyük bir uçurum açılmıştır. Bu devrimden önce, her işçi ileride bağımsız bir usta olmayı ümit edebiliyordu. Fakat devrimden sonra, üretimin bir fabrika işi durumuna girmesi böyle umutları ortadan kaldırdı. "Kendi başına iş sahibi olmak" bir zanaatkârın normal olarak ümit edebileceği bir şey olmaktan çıktı, çünkü yeni düzende bağımsız iş sahibi olmak için her şeyden önce kapital gerekliydi.
Endüstri Devriminin başlangıç döneminde, bu konuda bir çeşit fırsat eşitliği olduğunu da belirtmeliyiz. Bu dönemde, çok küçük kapitallerle işe girişen bazı kimseler kısa zamanda zengin olma olanağı bulmuşlardır. Robert Owen de, ileride göreceğimiz gibi, çok küçük bir kapitalle işe başlayıp kısa zamanda büyük zenginlik kazanan girişimcilerin parlak bir örneğidir. Fakat fabrika biriminin gittikçe büyümesi, zamanla, bu "fırsat eşitliğini" ortadan kaldırmıştır.
Böylece 18. yüzyıl hızla gelişen kapitalizmin çağı olmuş ve önemleri artan tacirler ve bankerlerin yanı sıra toplumda adeta bir kahraman gibi görülen yari bir endüstri kapitalisti tipi ortaya çıkmıştır. Fakat toplum içindeki yeri ne kadar güçlü olursa olsun, bu yeni kapitalist sınıf, politik güçlerin toprak sahiplerinin tekelinde bulunduğu bir ülkede politik bakımdan kolayca değer kazanamamıştır.
İngiltere’de 1688 Devrimiyle burjuvazi, zenginliğini sürdürüp arttıracak bir devlet ve politika düzeni kurmuş bulunuyordu. Bu devrimden sonra Whig1 adı verilen, büyük toprak sahibi ailelerin oluşturduğu grup, Londra’nın ve diğer büyük kentlerin tacirleri ve bankerleriyle işbirliği kurmuş ve yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmışlardır. Yüz yıl kadar bir süreyle politika bu ayrıcalıklı sınıfın tekelinde kalmıştır.sosyolojik.wordpress.com
Yeni sanayici sınıf ve onların izinden giden küçük tacirler burjuvazisi 1688′den beri devlet gücünü elinde bulunduran bu oligarşinin dışında kalıyorlardı. Endüstri Devriminin her adımında gücünü arttıran bu yeni sınıf, 18. yüzyılın sonuna ulaşıldığında, politik iktidardan payını almak için baskı yapmakta ve parlamentonun yapısında reformun gerektiğini ileri sürerek, geniş bir demokratik programla ortaya çıkmaktaydı.sosyolojik.wordpress.com
Bu sınıf, seçme ve seçilme haklarını genişleterek, parlamentonun yapısında değişiklik meydana getiren 1832′de yayımlanan Reform Kanunundan (Reform Act)2 sonra, parlamentoya temsilcilerini sokma olanağı bulmuştu. Fakat bu kanunun yapılmasından önce bile, bu yeni sınıfın parlamento üzerinde etkili olduğu ve kendi yararına kanunların çıkmasını sağladığı bir gerçektir.
Endüstri Devrimiyle gittikçe gücünü arttıran kapitalist sınıfın karşısında, modern anlamda bir işçi sınıfı da ortaya çıkmış bulunuyordu. Böylece İngiltere, endüstrileşmiş ve sınıflara ayrılmış modern toplumun ilk örneğini vermiş oluyordu.
1 Whig, 1680′den itibaren ortaya çıkan ve egemenliğin sadece taca ait olduğunu ileri süren Stuartların görüşüne karşı olan politik grubun adıdır. Stuartçıların meydana getirdiği politik gruba da Tory adı verilmiştir. Tory’ler, mutlak iktidardan yana olan görüşlerine Hobbes’ta dayanak bulmuşlar, buna karşılık Whig’ler de Locke’un eserlerine dayanarak sınırlı monarşiyi savunmuşlardır. 1688 Devriminden sonra, büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu Whig’ler ve bunları destekleyen büyük tacirler, 1760′a kadar sarsılmayan bir üstünlük kurmuşlardır. Bu tarihte parti içi çekişmeler yüzünden Whig’lerin kesin üstünlüğü sona ezmiş olmakla birlikte, grup etkili olmaya devam etmiştir.
2 Bu konuda bkz. ileride "Owen İşçiler Arasında" bölümü, "Emek Pazarları".
Sanayi kentlerinde sürüler gibi toplanan, fabrika hayatının disiplini altına giren ve ekonomik güçlükler altında ezilen endüstri işçileri zamanla sınıf bilincine varmış ve politik bir güç olarak ortaya çıkmıştır.
İngiliz işçi sınıfının tarihi, kesin olarak, 18. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bundan önce de işçilerin katıldıkları halk hareketleri görülmüş olmakla birlikte, işçilerin sayısı ve yoğunluğu ancak 18. yüzyılın ikinci yarısında, bunların modern anlamda bir işçi sınıfı sayılabileceği ölçüye varmıştır. Fakat bunun henüz bir başlangıç olduğunu, sadece bazı endüstri kollarında ve bazı bölgelerde ortaya çıktığını da belirtmemiz gerekir. Hâlâ varlıklarını sürdürebilen küçük, bağımsız zanaatkârların maden, gemicilik ve fabrika işçileriyle kader ve çıkar birliği duygusuna sahip olmaları kolay olmamıştır.
Endüstri işçileri başlangıçtan itibaren endüstri sistemine karşı bir tutum almış ve ondan şikâyetçi olmuşlardır. Çünkü bu sistem, işçileri güneşten, ve temiz havadan yoksun konutlarda insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkûm etmiş, düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalışmak zorunda bırakmıştı. Üstelik bu işçiler yeterince yiyecek de bulamıyorlardı.
Öte yandan, güvenlik ve rahatlık içinde yaşayan diğer sınıfları görmek de işçilerin topluma karşı bir düşmanlık duymasına yol açıyordu.
İşçilerin içinde bulundukları koşullar o kadar kötüydü ki, elimizde o zamana ait güvenilir resmî kaynaklar bulunmasa bunlara inanmak güç olacaktı.
İşçiler, ortaya çıkan yeni talepleri karşılamak için, büyük bir hızla ve en ilkel sağlık kurallarına bile bakılmaksızın kurulan yeni fabrikalarda çalıştırılıyorlardı. Eski ahırlarda ve arabalıklarda bile tezgâhlar kuruluyordu. Erkek -ve artık geniş Ölçüde çalışmaya başlayan kadın-işçiler uzun saatler, güçlerinin sonuna kadar çalışmak zorundaydılar. Aldıkları ücretler açlıklarını gideremeyecek kadar düşmüş olduğu için, erkekler kadınların da fabrikalarda çalışmalarına razı olmuşlardı.
Endüstri büyük gelir getiriyor, fakat bu gelir endüstri kapitalistlerinin cebine aktığından, işçilerin durumunda bir düzel-
me olmuyordu. İşveren için, canlı bir alet olarak gördüğü işçi, buhar makinesinden çok daha az önem taşıyordu.
"Özel teşebbüs"ün temeli, herkesin yalnızca kendi işiyle ilgilenip, sonuçlarının ne olacağına hiç bakmadan, en yüksek kârı sağlamasıydı. Bunu belirten H. G. Wells, 18. yüzyılın sonlarında, İngiliz işçisinin içinde bulunduğu ümitsiz ve karanlık durumu "yeni barbarizm" olarak adlandırmıştır.3
Tarım Köylülerin şehirlere alan ederek endüstri işçisi durumuna girmelerinin nedeni, tarım düzeninde ortaya çıkan değişikliktir. Bu değişikliğe, Endüstri Devrimine koşut olarak Tarım Devrimi adı verilmektedir.
Tarım Devrimi, kısaca, küçük ölçüde ve geçim sağlayan çiftçilikten, kâr elde etme amacıyla ve geniş ölçüde yapılan kapitalist tarıma geçiş anlamına gelir. Bu geçişi sağlayan başlıca araç enclosure denilen usul olmuştur.
Enclosure 12. ve 13. yüzyıllardan beri uygulanmakta olan bir usuldü. Köyün ortak mülkiyetinde olan veya sahipsiz bulunan toprakların bireylerin eline geçmesini sağlıyordu. Yüzyıllardan beri, fazla bir şikâyete yol açmadan uygulana gelen ve işlenmeyen toprakların işlenmeye açılmasını sağlayan enclosure, bu dönemde görülen geniş çaptaki uygulanması sonucunda, eski köy topluluğunun ortadan kalkmasına yol açmıştır.
Ortaçağdan gelen eski köy düzeninde tipik köylü bir veya birkaç parça tarlayı elinde bulunduruyor, ayrıca hayvanların ot ihtiyacını da köyün ortak merasından sağlıyordu.
Ancak bu düzen -küçük, dağınık tarlalar arasında sınır olarak ekilmeden bırakılan toprak şeritleri ve patikalar yüzünden- topraktan yeterince yararlanılmasına engel olmaktaydı. Öte yandan, tarlaların küçük ve dağınık oluşu yüzünden, verimli bir biçimde sulama yapmak ve iyi ürün yetiştirmek de mümkün olmuyordu. Ayrıca, tarla parçalarının dağınık ve köyden uzak oluşu zaman kaybına yol açıyor, köylülerin tarlalarıyla yalandan ilgilenmelerine olanak vermiyordu.
3 H.G. Wells. Outline of History, Londra, 1961, s. 857.
Fakat bütün bunlar, büyük pazarlarla ilişkisi olmayan, sadece kendi ailesinin ihtiyacı için ürün yetiştiren küçük çiftçiyi fazla rahatsız edecek şeyler değildi- Ne var ki, ekonomik hayattaki yeni gelişmelere ayak uydurarak, geniş çapta tarım yapmak isteyen kapital sahibi kimseler bu eski düzeni değiştirmek istiyorlardı. Bunun için de başvurulan yol enclosure usulüydü.
Bir bölgede enclosure’ün uygulanması için parlamentodan karar çıkması gerekiyordu. Parlamento ise toprak sahiplerinin egemenliğindeydi ve ayrıca o çağda enclosure ekonomik bir gereklilik olarak da görülüyordu. Bu bakımdan, parlamento, küçük çiftçilerin aleyhine olarak uygulanan enclosure"e engel olmuyor, tersine, onu kolaylaştırıyordu.
Enclosure’ün birkaç uygulama biçimi olmakla birlikte, o sıralarda en çok görülen uygulama şöyle yapılıyordu: Parlamentodan karar çıktıktan sonra, bir bölgedeki bütün çiftçiler tarlaları ve ortak otlaklar üzerindeki bütün haklarından vazgeçiyorlar, buna karşılık da, herkese daha önce ellerinde bulunan haklarla orantılı olarak yeni bir tarla verilmesi gerekiyordu. Fakat, enclosure masraflı bir usul olduğundan küçük çiftçilerin aleyhine işliyordu. Toprağın bu yeniden dağıtımı işlemi sırasında yapılan haksızlıklara karşı itirazlar da yoksul çiftçilerin katlanamayacakları kadar yüksek masrafları gerektirdiğinden, bu itirazların uygulamada hiçbir önemi yoktu.
Enclosure usulünün uygulanması sonucunda küçük çiftçiler tarlalarını elden çıkarmak zorunda kalıyorlar, kiracılık edenler ise çok artan kiraları ödeyemez duruma giriyorlardı. Bunlar er geç bir endüstri şehrine göç etmek veya topraksız tarım işçisi düzeyine düşmek zorundaydılar.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda İngiltere "büyük arazi mülkiyetinin klasik vatanı" olmuştur. Şatosu, küçük arazi sahiplerinin şehre sığınmak için terk ettikleri bir bölgede yükselen bir konta atf olunan şu sözler durumu aydınlatmak bakımından ilginçtir: "Ben bir efsane deviyim, bütün komşularımı yedim!" 4
4 Felicien Challeye, Mülkiyetin Tarihi, (çev. T. Aytuğ), Remzi Kitabevî, İstanbul, 1944,6.68-69.
hocam iki şıkta doğru cevap değil soru yanlış hazırlanmış
|