Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Nükleer santraller doğal yaşamı destekliyor  (Okunma Sayısı 3980 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bülent AVCIOĞLU
Genel Moderator
******

Performans: 1057
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 952



« : 02 Nisan 2007, 13:31:59 »


Nükleer santraller doğal yaşamı destekliyor
 



SİNOP (İHA) - Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Nükleer Güvenlik Dairesi Nükleer Enerji Mühendisi Dr. Sancak Özdemir, nükleer santrallerin balık ve bitki türleri üzerinde hiçbir kötü etkisi bulunmadığını, hatta doğayı koruyup, doğal yaşamı desteklediğini söyledi.

Nükleer tesislerin fay hatları üzeri haricinde deprem riski taşıyan bölgelere bile tesis edilebileceğini belirten Dr. Özdemir, bunun en güzel örneğinin Japonya olduğunu kaydetti. Sinop'ta halkın nükleer santraller ve nükleer enerji konusunda uzmanlarca bilgilendirilmesi çalışmaları kapsamında oluşturulup, değişik cihazların sergilendiği TAEK bürosunda dönüşümlü olarak görev yapan uzmanlardan Dr. Sancak Özdemir, nükleer santrallerin balıkçılık açısından risk oluşturacağı endişelerinin yersiz olduğuna işaret etti. Nükleer santrallerin balık ve bitki türleri üzerinde hiçbir olumsuz etkisi olmadığını vurgulayan Dr. Sancak Özdemir, öncelikle nükleer santrallerin kurulacağı bölgelerin en ince ayrıntısına kadar etüd edildiğini ifade etti.

Nükleer santral kurulacak bölgelerdeki bitki ve hayvan türlerinin ve tesisin çevreye etkilerinin detaylı bir şekilde incelendiğini açıklayan Dr. Özdemir, "Nükleer santraller deniz canlıları da dahil çevreyi etkilemeyecek şekilde yapılmaktadır. Haliyle deniz canlılarına hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Bu bağlamda nükleer santral kurulacak Sinop'ta balıkçılık çok rahat bir şekilde yapılabilecek ve bir engelle karşılaşılmayacaktır. Hepimiz biliyoruz ki, nükleer santrallerin çevresi ormanlık alanlardır. Büyük kısmı deniz kenarlarındadır. Nükleer santral etrafında yapılaşmaya izin verilmediğinden tabiatı koruyucu etkisi vardır. Nükleer santral kurulduğunda doğal radyasyon seviyesinde de hiçbir artış olmayacaktır" dedi.

Nükleer santrallerin fay hattı üzerinde olmamak kaydıyla deprem riski olan bölgelere dahi yapılabileceğine değinen Dr. Özdemir, buna örnek olarak Japonya'yı gösterdi. Nükleer santral kurulacak yerin deprem özelliklerinin çok detaylı bir şekilde incelenerek tasarım parametrelerinin belirlendiğini kaydeden Dr. Özdemir, şunları söyledi:

"Bu tasarım parametreleri arasında geçmiş yıllarda olan tüm kayıtlı depremler ve tarihi depremler incelenir. Bu incelemeler sonucunda tasarım parametreleri belirlenerek, nükleer tesisin bölgenin şartlarına göre tasarlanması sağlanır. Dolayısıyla Türkiye'de özellikle 4. ve 5. derece deprem bölgelerinde rahatlıkla, uygun maliyetlerle nükleer santraller kurulabilir. Buna hiçbir engel yoktur. Yüksek riski olan bölgelerde dahi, fay hattı üzerinde olmadığı takdirde nükleer santraller kurulup çalıştırılmaktadır. Buna en iyi örnek Japonya'dır. Mesela, Kore'de çok şiddetli bir deprem olmuş, otoyollar adeta yırtılmış, buna rağmen bölgedeki nükleer tesis faaliyetini durdurmamış ve çalışmaya devam etmişti."



Kayıtlı

Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak
Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor bak.
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #1 : 03 Nisan 2007, 16:17:15 »

DÜNYA, NÜKLEER YERİNE YENİLENEBİLİR ENERJİYE YÖNELMİŞTİR
Tüm dünyaca kabul edildiği ve artık terk edilmeye çalışıldığı üzere, başta nükleer santrallar ve tüm fosil enerji kaynakları; çok büyük ve geri dönülemez bir çevre kirliliği ve toplumsal maliyet yaratmaktadır.
Gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerde nükleer santraldan vazgeçilme nedeni olarak öne sürülen; “bu ülkelerin, hem ilave elektrik talebi ve nüfusu az artmakta, hem de artık sanayileşmelerini tamamlamışlardır, tuzları kurudur” söylemi doğru değildir. Çünkü, eninde sonunda ömrü dolan veya vazgeçilen nükleer santrallarının yerine, yeni enerji kaynakları ikame etmek zorundadırlar. Örneğin nükleer santral yerine; Almanya 2004 yılı sonu itibari ile 16649 MW’a, İspanya 8263 MW’a yakın rüzgar enerjisi santralı kurmuştur (Oysa Türkiye; 2005 sonu itibarı ile yalnızca 23 MW rüzgar santralına sahiptir). Ayrıca gelişmiş ülkeler, enerji artışını başka tedbirlerle önleme yönünde politikalar geliştirmektedir. Bu politikalar arasında; enerji tasarruflu ev ürünlerinin özendirilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, doğalgaz kombine ısı ve güç santrallarının kullanımı, enerji verimliliği, tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi, enerji yoğun teknolojilerden, bilgi yoğun teknolojilere geçilmesi vb. bulunmaktadır.
Avrupa Birliği’nin 27.09.2001 tarih ve 2001/77/EC sayılı “Dahili Elektrik Pazarındaki Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Üretilen Elektriğin Teşvik Edilmesi” başlıklı Yönetmeliği’nde, AB ülkelerinde 2010 yılında tüketilecek tüm elektriğin %22.1’inin yenilenebilir (yeşil) enerji kaynaklı olması öngörülmekte ve rüzgar, güneş, jeotermal, dalga, gelgit, hidrolik, biokütle, çöp ve arazi dolgularından elde edilen gaz, pissu tasfiye tesisleri gazı, biyogaz gibi kaynaklardan elde edilen enerji, “yenilenebilir (yeşil) enerji” olarak tanımlanmaktadır
Türkiye de, yönünü “yenilenebilir enerji” kaynaklarına çevirmek zorundadır. Bu nedenle artık zorunlu olarak tercihlerini, teşviklerini, kaynaklarını, planlamalarını, yatırımlarını, uygulamalarını buna göre düzenlemek zorundadır. Çünkü, yenilenebilir ve temiz enerji kaynakları arasında “nükleer” yoktur.
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #2 : 03 Nisan 2007, 16:19:08 »

YAŞANAN YÜZLERCE KAZA, NÜKLEERCİLERİ DOĞRULAMIYOR
Nükleer enerji sektörünün ve yandaşlarının hep yanıltıcı olan ve bir türlü gerçekleşmeyen “bilimsel” öngörülerinden, kaza ve risk istatistikleri de payını almıştır. Örneğin, Hacettepe Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü emekli Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun iddiasına göre; ”Bu tür yapılan analizler sonunda, bir nükleer santralın korunun ergimesi ve çevreye radyasyon salması, yolda yürüyen bir insanın başına meteor düşme olasılığından biraz daha fazladır “(27). Benzer birçok akademisyenin çok “zekice” geliştirmiş oldukları bir başka söylem de; “Uçak düşüyor diye uçağa binmeyelim mi ya da arabalar kaza yapıyor arabaya binmeyelim mi?” diyerek, elma ve armutları birbirine karıştırdıkları benzetmedir. Öncelikle insanlar uçağa ya da arabaya, tüm risklerini bilerek ve bunu zaten kabul ederek biniyorlar. Dünyadaki tüm sigorta şirketleri uçak ve araç yolcularını sigortalıyor, ama nükleer felaket sonucundaki mağdurları sigortalamıyor. Ayrıca bir uçak kazasında, maksimum olarak uçaktaki yolcu sayısı kadar bir maddi ve manevi kayıp gerçekleşebilir. Oysa bir nükleer santral kazasında ise; santralın civarında yaşayan binlerce insandan tutun da, binlerce kilometre uzaklıktaki başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insana kadar, yaşayan tüm canlılar, toprak ve hava etkilenir. Hem de binlerce yıl etkisi devam edecek olan radyasyon da cabasıdır.
Nükleer enerji yandaşlarının öne sürdükleri gibi dünyada yalnızca 3 önemli nükleer santral kazası yaşanmadı. En büyükleri olan 1957 Windscale (İngiltere), 1979 Three Mile Island (ABD) ve 1986 Çernobil (Sovyetler Birliği) felaketi dışında, her an Çernobil felaketine dönüşebilecek büyüklükte yüzlerce kaza yaşandı. Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın aktardığına göre; “Sadece ABD’de, bugüne kadar Nükleer Denetleme Komisyonu’nun (NRC) kayıtlarına göre, felakete yol açabilecek derecede 169 kaza olmuştur. Japonya’da 1992 yılında tam 20 tane önemli kaza rapor edilmiştir. 1992 yılında Rusya, uluslararası kuruluşlara 205 kaza rapor etmek mecburiyetinde kalmıştır”(28). İngiltere’de ise gizlenen ve sonra ortaya çıkarılan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır (29).
30 Eylül 1999 günü Japonya’nın Tokaimura Nükleer Santralı’nda meydana gelen ve yine dünyanın yüreğini ağzına getiren kazada, 49 işçi yüksek radyasyon alarak tedavi altına alındı; 1 teknisyen öldü. Santral civarında yaşayan 310 bin kişi evlerinden dışarı çıkarılmadı, 10 kilometrelik bölge yasak alan ilan edildi. Radyasyon oranı normalin 15 bin katına çıktı (30). İleri, güvenilir, yüksek teknolojilere sahip Japonlar bile, baştan savma işletme anlayışına sahip olduklarını itiraf ettiler. Santralın yetkilisi Hideki Motoki; “Son 4 yılda kurallara aykırı şeyler yapıldı.” itirafında bulundu ve kaza ile ilgili yapılan araştırmalar sonucunda, tesisteki işçilerin ve yetkililerin eğitimlerinin, deneyimlerinin iyi olmadığı ortaya çıktı (31). Bu kazadan 5 gün sonra, Güney Kore’de Wolsung Nükleer Santralı’nda benzer bir kaza meydana geldi ve resmi açıklamaya göre, 22 kişi yüksek radyasyona maruz kaldı (32). 9 Ağustos 2004 günü, yine Japonya’nın Mihama Nükleer Santralı’nda meydana gelen bir başka kazada; 4 kişi öldü, 7 kişi de radyasyon buharına maruz kaldı.
İngiltere’deki Windscale Nükleer Kazası’nın boyutları tam olarak açıklanmadı ve tam 25 yıl sonra kaza olduğu ortaya çıkarıldı. ABD’de meydana gelen TMI kazasında ise, yaklaşık 2 gün içinde 900 bin kişi tahliye edildi ve bunun maliyeti yaklaşık 1 milyar doları buldu.
Çernobil felaketi ise hala hafızalardan çıkmadı ve etkisi artarak devam ediyor. Nükleercilerin iddialarının aksine, kaza anında doğrudan ölen 31 kişi dışında, binlerce kişi aldıkları yüksek dozdaki radyasyon sonucu geçmiş yıllar içinde öldü ve gelecek nesiller de ölmeye, sakat kalmaya devam ediyor. 1992’de Rio de Janerio’daki Dünya Zirvesinde, Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketi sonucunda 6000 kişinin öldüğü ve ölü sayısının 40.000’e varacağını, ayrıca yüzbinlerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Ukrayna ve Rusya dışında, başta Türkiye ve Kuzey Avrupa olmak üzere milyonlarca insan, hayvan ve toprak kirlendi, etkilendi. Özellikle maalesef Karadeniz’de kanser vakaları artmaya başladı. Dünyadaki ekonomi otoriteleri tarafından, hesaplanan mevcut zarar ve gelecek nesillere maliyeti; 350 milyar dolar olarak belirtilmiştir (33).
Nükleer santral kazaları kaçınılmazdır. Çünkü çok karmaşık ve birbirleriyle sıkı bağlantılı ve eşlenik binlerce irili ufaklı; elektronik, mekanik, pnömatik, elektromekanik modülden oluşan bilgisayar kontrollü bir işletim sistemine sahip nükleer santrallarda, en ufak bir modülde meydana gelebilecek aksaklıkta ve arızada, ona bağlı başka sistemlerin devre dışı kalması, aynı zamanda da kestirilemeyen birçok ciddi zincirleme aksaklığın ortaya çıkması muhtemeldir. Bu tür kazalar giderek daha sık meydana gelmektedir. Sistem; ne kadar karmaşık ve yüksek teknolojiyle üretilmişse, risk ve kaza oranı azalmaz, aksine artar. Bir çelişki gibi görünen bu duruma en iyi örnek, 1986 yılında Çernobil felaketinin olduğu yıl, NASA’da binlerce uzmanın yıllarca üzerinde çalıştığı ve tekrarlamalı olarak, dünyanın en gelişmiş bilgisayarları tarafından kontrol edilen Challenger Uzay Mekiği, fırlatılışından birkaç saniye sonra içindeki 7 kişi ile havada patladı. Keza hepimizin göz bebeği olan ve Fransa’daki en son ileri teknoloji ile üretilen TÜRK-SAT Uydusu, 1994 yılında canlı yayında fırlatılışından hemen sonra infilak etti. Tabi ki bir açıklama hemen bulundu ve her ikisi için de; “teknik bir arıza” olduğu söylendi.
Bize satılmaya çalışılan bu “en gelişmiş ve güvenli” nükleer santralların; “teknik bir arıza” yapmayacağının veya TMI, Çernobil, Tokaimura nükleer santrallarında yaşandığı gibi “insan hatalarından” kaynaklı kaza yapmayacağının garantisini, güvencesini kim verebilir, hele de çöpü patlayıp 38 kişinin, son “hızlandırılmış” tren kazasında da yine 39 kişinin öldüğü bir ülkede? Burada sözü, atom bombasının yapımını gerçekleştirenlerden ve hidrojen bombasının babası olarak kabul edilen Prof. Dr. Edward Teller’e bırakıyoruz; “Ciddi bir nükleer aksilik olasılığı gerçektir. Bir aksilik durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur” (34).
ZARARSIZ RADYASYON YOKTUR
Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesi (ICRP) tarafından, nükleer santrallarda çalışan görevliler için kabul edilebilir (!) radyasyon eşik değeri; 1931 yılında 73 rem ve 1990 yılında da 2 rem olarak belirlenmiş, yani yaklaşık 36 misli düşürülmüştür. Halk için ise bu eşik değer, 1977 yılındaki 0.5 rem’den, 1990’da 0.1 rem’e düşürülmüştür (35). Daha önce zararsız olarak lanse edilen değerlerin, daha sonra zararlı olduğu anlaşılmıştır ve bu eşik değerler giderek daha da düşürülmektedir. Yani daha önce “güvenilir, zararsız” dedikleri değerlerin, doğru olmadığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Bir nükleer santralın normal çalışması esnasında çevreye yaydığı veya kaza sonucu ortaya çıkan radyasyon, canlılara besin ya da soluma yoluyla geçer. Bu radyasyonlar, canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozar. Ayrıca, hücre bölünmelerini kontrol eden DNA’ların kimyasal yapısını da bozarak, hücrelerin normal olarak ikiye bölüneceğini yerde, çılgınca milyonlarca birbirinin eşi bozulmuş, programsızlaşmış hücreye bölünerek üremesine ve giderek kansere neden olurlar. Kansere yol açmasının yanı sıra radyasyon, bir canlının kalıtımsal yapısında ani değişikler olan genetik mutasyonlara da neden olur. Yapılan son araştırmalara göre, düşük dozda radyasyonun da, tahminlerin aksine, insan vücuduna zararlı olduğu bulunmuştur. Nükleer santralların civarında yaşayanlarda görülen kanser vakalarındaki yüzde 400’lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları bunun bir bilimsel kanıtı olarak gösterilmiştir (36).
İngiliz Hükümet Yetkilileri, İngiltere’deki Sellafield Santralı’nda (eski adı Windscale olan bu santral, 1957’de yaşanan nükleer felaketten sonra adı değiştirilerek, kamuoyundaki kötü imajı silinmeye çalışılmıştır) çalışanlara, çocuklarında görülen yüksek lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk yapmamalarını tavsiye etmiştir (37).
1991’de ABD’deki Oak Ridge Ulusal Laboratuarı’nda çalışanlar üzerinde yapılan incelemelerden sonra, lösemiden ölüm oranlarının, beklenenden %63 fazla olduğu saptanmıştır. ABD’de 1993 yılında yayınlanan Güneydoğu Massachusetts Sağlık Raporu’na göre, Pilgrim Nükleer Santralı’nın yaydığı radyasyona maruz kalanlar, bu emisyona daha az oranda maruz kalanlardan, 4 kat daha fazla lösemi riski taşımaktadır (38).
Ocak 1999’da British Medical Journal’da yayınlanan bir makalede, Fransa’nın kuzeyindeki La Hague Nükleer Santralı’nın civarındaki sahillerde oynamaya giden ya da deniz ürünleri yiyen çocukların lösemiye yakalanmasının, diğerleriyle kıyaslandığında daha büyük bir olasılık olduğu belirtiliyordu. Fransız kamuoyu, medyanın konuya ilgi göstermesiyle, bu sorundan haberdar oldu. Yalnızca 278 gün çalıştırılabilen ve artık kapatılan Süperphenix Nükleer Santralı; Fransa’da, “tehlikeli bir beyaz fil” olarak adlandırılıyor. Bu santralın Fransa’ya maliyeti ise, şimdiden 10 milyar doları buldu ve sökülmesi için de 3.4 milyar dolar daha gerekiyor (39 ).
Nükleer santrallardan radyasyon sızmasının kaçınılmaz olduğunu teyit eden Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Anabilim Dalı eski Başkanı Prof. Dr. Vural Altın’a göre; “Reaktörleri soğutan suya radyasyon karışması mümkün. Soğutma suyu reaktör içinde dönüp durdukça radyasyon biriktirir. Bunun, dışarı sızmaması gerekir. Halbuki her sanayi tesiste kaza olasılığı vardır. Nükleer reaktörlerin de ufak tefek kaza sonucu radyasyon sızdırması, çevre sağlık sorunlarına neden olması kaçınılmazdır. Nitekim bunun birçok örneği var. En gelişmiş ülkelerdekiler de dahil olmak üzere yüzlerce santralde bugüne kadar sızıntı oldu. Nükleer endüstri bu kazaları saklamaya çalıştı. Saklayamadıklarını yalanladı. Çünkü dünya kamuoyu, 1960’lardan itibaren nükleer silahlar karşısında dehşete kapıldıkça, radyasyonun zararları anlaşıldıkça, nükleer santrale karşı güvensizlik duymaya başladı. Nükleer endüstri kendini savunmaya çalışırken, nükleer teknolojiyi sanki kazalardan arınmış gibi gösterdi.”, “Radyoaktif atıklar sorunu bizlere, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk yükleyen ciddi bir sorun. Oysa bu konu adeta hiç tartışılmıyor”(40).
NÜKLEER ATIK SORUNU, HALA ÇÖZÜMLENEMEMİŞTİR
Ortalama gücü 1000 MW olan bir nükleer santral, yılda yaklaşık 27 ton yüksek düzeyli, 250 ton orta düzeyli, 450 ton düşük düzeyli atık üretir. Bu atıklar ve tükenmiş yakıt çubukları, 30-40 yıl reaktörün içindeki ya da yanındaki havuzlarda bekletilir. Radyasyon düzeyinin düşmesi beklenir. TAEK’in web sayfasında Serpil Aktürk ve Ayşen Tongal tarafından yayınlanan bir raporda; “Birçok ülke son depolamayla ilgili olarak çok fazla ar-ge yapmışlarsa da, bu konuda uygulama henüz gerçekleşmemiştir.”(41) denilmektedir. 2010 yılında ABD’de, 2020 yılında da Finlandiya’da devreye girmesi planlanan yalnızca “teorik” çözümler ve depolama alanları vardır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) 1977 yılı sonunda reaktör sahalarında ya da geçici depolarda, 200 000 ton (10 bin kamyon) tükenmiş yakıt çubuğu olduğunu hesaplamıştır. Yılda ortalama 10 500 ton artan bu rakamın 2010 yılına kadar %70 artarak 340000 tonu (17 bin kamyon) aşması bekleniyor (42).
1998 yılında İstanbul’daki basın toplantısında, Akkuyu Nükleer Santralı ihalesine Fransızlarla ortak olarak giren Siemens Firması’nın temsilcisi; “Türkiye radyoaktif atıklarını Torosların altına gömebilir” ve “Türkiye’nin parlak zekalı insanları, gelecek 20 yılda nükleer atıkların çözümünü bulacaktır” açıklamasında bulunmuştur (43).
Atıkların ne kadar ciddi bir sorun olduğuna dair en belirgin gösterge, Almanya’da geçici depolama için seçilen Gorleben bölgesine, 1999 yılında radyoaktif maddelerin taşınması sırasında, tüm dünyanın ilgiyle izlediği mücadeledir. Çok tehlikeli atıklar, 20 binden fazla göstericinin haftalarca, kendilerini demiryolu raylarına bağlamaları, traktörlerle yolu kesmeleri sonucu, 30 binden fazla polisin korumasıyla bölgeye ulaştırılabildi. Bu yolculuğun bedeli, Almanya’ya 150 milyon marka mal oldu ve onlarca gösterici, polis yaralandı.
Nükleer santrallara sahip bir çok “iki yüzlü” ülke, bu atıklardan kurtulmak için yasal veya illegal yollardan; Türkiye, Rusya, Tayvan ve çeşitli Afrika ülkelerini “arka bahçeleri” ve depo olarak kullanmaya çalışıyor. Atom Enerjisi Kurumu eski Başkanı Prof Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin iddiasına göre; Almanya’dan getirilen 1950 tonluk tehlikeli radyoaktif atık, para karşılığı, Isparta Göltaş Çimento Fabrikası ile Konya’daki çeşitli tesislerinde yakılarak imha edilmiştir. Bu çok ciddi ve ürkütücü iddiaya karşı, Çevre Bakanlığı, iki gün içerisinde bir araştırma-soruşturma yaptırarak, “bu iddianın gerçek olmadığını” tespit etmiş ve bürokraside “en hızlı tahkikat” dünya rekorunu kırmıştır (44). Ayrıca Sinop civarında denizde bulunan radyoaktif atıklı variller, İskenderun’da batırılan gemideki atıklar; bu atıklardan kurtulmaya çalışan ülkelerin niyetlerini, ne kadar sorumsuz, “ahlaksız” davranabildiklerini ortaya koymuştur.



DEPREMLERDE, ÇERNOBİL’DE, İKİTELLİ’DE VE SON OLARAK “HIZLANDIRILMIŞ” TREN FACİASINDA YAŞADIĞIMIZ ÜZERE, FELAKETLERE HAZIRLIKSIZ BİR ÜLKEDE; NÜKLEER SANTRAL KURULAMAZ!
Ülkemizde yaşanan onlarca trajik olaydan, tanker facialarından, çöp patlamalarından, doğalgaz felaketlerinden, “hızlandırılmış” tren kazasından, trafik kazalarında kazandığımız dünya şampiyonluklarından başka, yaşanmamış tek ve en büyük “milli felaket” kalmıştı, kısmen “O” da yaşandı. 8 Ocak 1999 günü İkitelli’de yaşanan radyoaktif kazada; daha önce de Çernobil felaketi sonrası radyasyonlu çayları-fındıkları bizlere sorumsuzca içirip-yediren, nükleer güvenliğimizden sorumlu-yetkili uzmanlarımızın-bilimadamlarının acemiliklerini, beceriksiz müdahalelerini her gün televizyonlarımızda ibretle izledik.
 Örneğin, İzmit Depremi’ni çok ucuz atlatan Tüpraş Rafinerisi; hem aktif fay kuşağında kurulmuş, hem de deprem sonrası çıkan yangında, en son teknoloji olduğu iddia edilen yangın söndürme ve güvenlik sistemlerini devreye sokamamıştır. Ve bir hafta boyunca devam eden yangın, ihmaller ve yetersizlikler sonucu bir türlü söndürülememiş, yurtdışından gelen yardımlarla ancak kontrol altına alınabilmiştir.
Ancak deprem felaketi, İkitelli, Tüpraş ve Pamukova “hızlandırılmış” tren kazası yalnızca Türkiye’yi etkiledi. Uzmanlar, Akkuyu Nükleer Santralı, ısrarla 25 kilometre uzaklığındaki aktif Ecemiş fay hattı yakınına kurulursa, yaşanabilecek olası bir depremde, tam bir felaket yaşanabileceğini iddia ediyorlar. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Jeofiziği Birimi Başkanı Prof. Dr. Atilla Uluğ, Greenpeace ile birlikte yaptıkları ortak basın açıklamasında kamuoyuna şu uyarıları yapmıştır; “1991 tarihli çalışmamızda yer alan bilimsel kanıtların yanı sıra, Kanadalı meslektaşlarımızın son raporları da, Akkuyu’da nükleer santral kurmanın gerçek tehlikeler içerdiğini gösteriyor. İhaleye teklif veren tüm uluslararası şirketleri ve Türk ortaklarını, Akkuyu sismik açıdan güvenliymiş gibi davranmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Böylesine tehlikeli bir yatırımdan derhal çekilmelidir.”(45). Prof. Dr. Atilla Uluğ, aynı zamanda Türk Deniz Jeofizikçileri ile bir İngiliz Jeolog’dan oluşan ve Akkuyu bölgesinde çalışmış ekibin bir üyesidir. Bu ekip 1991 yılında, Ecemiş Fayı’nın Akkuyu Körfezinin 25 kilometre güneydoğusundan geçtiğini, denizde devam ettiğini ve aktif olduğunu gösteren bir çalışma yayınlamıştır (46).
1976 yılında, Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralın yer lisansına onay veren Başbakanlık Atom Enerjisi Kurumu Nükleer Güvenlik Komisyonu eski üyesi ve halen Işık Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman çok önemli uyarılarda bulunuyor; “Akkuyu mevkiinin sismolojik güvenliği itibariyle, uzmanlar gelişen koşullarda, aynı bir kanaate sahip görünmemektedirler. Her hal-u karda, evvelce belirli verilerin ışığında olarak varılan kanaat, bugün için ‘mutlak muteber’ sayılamayacaktır. O halde, her ne kadar ‘karşı bir teknik kanaat‘ serdedilmiş ve Akkuyu’ya kurulması düşünülen nükleer santralın tasarımına ilişkin olarak, ‘orta şiddetli hayali bir deprem‘ yeterli sayılmış ise de, ‘nihai ve hayati karar’ için bununla yetinmek caiz değildir. Bu durumda, kamuoyu nezdinde ‘Akkuyu’nun sismolojik güvenliği’ hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmadan, burada bir nükleer santral kurulması yönünde adım atılmamalıdır. Bu çerçevede, Profesör Sungu ve arkadaşlarının Ecemiş Fay Hattına ilişkin sav ve kaygıları da, muhakkak dikkate alınmalı, buna dönük gerekli çalışmalar behemahal gerçekleştirilmelidir”(47).
13 Mart 1992 Erzincan Depremi’ni, 28 Kasım 1991 tarihinde Atina’da yapılan Avrupa Sismoloji Komisyonu Toplantısı’na sunduğu tebliğle zaman ve büyüklük olarak tahmin eden Earthquake Forecasts Inc. Başkanı Prof. Karl Buckthought tarafından yayınlanan rapora göre; “1973-1998 arasındaki 26 yıllık dönemi hesaba katarak ki bu dönemde AECL-CANDU Firmasının önerdiği güvenli tasarım standardını aşan bir deprem olmuştur, Akkuyu’daki Nükleer santralın 40 yıl çalışması halinde depreme bağlı hasar görme olasılığı en az %50’dir”(48).
17 Ağustos 1999 gecesi yaşanan deprem sonrasında da, 14 Temmuz 2004 günü meydana gelen “hızlandırılmış” tren kazasında da devletin, siyasi iktidarın, yetkililerin, sorumluların bu felaket karşısında içine düştükleri paniğin, yetersizliğin, hazırlıksızlığın, koordinasyonsuzluğun, beceriksizliğin, “kriz yönetim sistemi” olmayışının sonuçlarını hep birlikte yaşadık. Bu depremlerin ve “hızlandırılmış” kazaların bedelini, yine hiç kimse ödemeyecek ve üstlenmeyecek kuşkusuz. Ama bu kez, belki de ülke tarihinde ilk kez, her büyük felakette olduğu gibi, felaket öncesi yapılan uyarıları dinlemeyen, dahası bu uyarıları yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerine, meslek odalarına, gönüllü kuruluşlara ve çevrecilere, sağduyulu-bağımsız akademisyenlere saldıran, onları susturmaya çalışan resmi kurum, kuruluşlar, teknokratlar, bilim adamları, siyasiler; yurttaşların gözünde inandırıcılıklarını ve dolayısıyla güvenilirliklerini yitirmiş durumdadırlar.
Arif Künar
Elektrik Mühendisi

Tüketici Hakları Derneği Enerji Komisyonu Başkanı,
Elektrik Mühendisleri Odası Enerji Komisyonu Üyesi
DPT- VIII. BYKP Nükleer Enerji Alt Komisyonu Üyesi,
Türk Mimar Mühendis Odaları Birliği Nükleer Enerji Komisyonu Üyesi,
Dünya Enerji Konseyi/Türk Milli Komitesi Çevre ve Enerji Komisyonu Üyesi.


Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #3 : 03 Nisan 2007, 16:22:14 »

ÇERNOBİL YALANI
M.Yaşar Durukan-Aksiyon Dergisi-498 Sayı
Çernobil bulutlarının Trakya ve Doğu Karadeniz”in dışında çok sayıda ilimizi ziyaret ettiği ortaya çıktı. Radyasyondan etkilenmediği söylenen Sinop-Anamur hattının doğusu 18 yıl aradan sonra mercek altında.
Forsmark Nükleer Santrali”nde 28 Nisan sabahı tesis dışında çalışan personelin iş elbiselerinde anormal düzeyde radyasyon tespit edilince İsveçli yetkililer, santralde sızıntı olduğunu düşünerek harekete geçti. Forsmark ve diğer santrallerde sızıntı olmadığı anlaşılınca meteoroloji raporları incelenmeye başlandı. O günlerde İsveç üzerinde egemen olan hava akımlarının kökeni araştırıldı. Meteoroloji mühendisleri, ülkeye girmiş olan hava parsellerinin takip ettiği yolları belirleyip nükleer serpintinin doğudan bir yerden geldiğini saptadı. Özel teçhizatlı jetlerin ve helikopterlerin Baltık Denizi üzerinde dolaşarak topladığı örnekler sayesinde nükleer serpintinin kaynağı tam olarak belirlendi. Kiev”in 130 kilometre kuzeyinde, Pripiyat ırmağı kıyısında Rusya”nın nükleer füzelerinin başlıkları için gerekli olan plütonyumu üreten Çernobil Nükleer Santrali”nde kaza meydana gelmişti. Rus yetkililer, 40 saat süren suskunluğun ardından kazayı doğruladı. Türkiye ve dünya bu korkunç kazayı İsveç sayesinde öğrendi.
950 kilometre kadar kuzey-batımızda meydana gelen bir nükleer kazanın Türkiye”yi etkilememesi mümkün değildi. Eğer o günlerin meteorolojik şartları reaktörden açığa çıkan ilk radyasyon bulutunu İskandinav ülkelerine doğru sürüklemişse bu, Türkiye için büyük bir şans olacaktı. O günkü meteoroloji raporlarına göre, 25 Nisan”dan itibaren güney-doğudan kuzey-batıya doğru sürekli esen rüzgarlar Türkiye”yi, Avrupa gibi, berbat bir radyasyon vurgunu yemekten kurtarmıştı. Bu rüzgarlar Çernobil”den çıkan radyasyon yüklü zerrecikleri önlerine katarak Polonya ve Baltık ülkeleri üzerinden İskandinavya”ya doğru sürüklemişti. Ellerinde çay bardaklarıyla ekranlarda beliren yetkililerin açıklamalarına göre, Türkiye bu mucizevi rüzgarlar sayesinde Romanya, Çekoslovakya, Avusturya, Macaristan, İsviçre, Almanya ve Danimarka”nın yaşadıklarını yaşamamıştı.

“Ucuz” atlattık!
Yıllar sonra, ABD”nin Irak”a müdahalesi sırasında nükleer silahların kullanılabileceği ihtimali doğunca nükleer tehdit yine karşımıza çıktı. Ankara”da bir devlet bakanıyla, sivil halkı korumak için alınan önlemleri görüşürken söz dönüp dolaşıp Çernobil”e geldi. Çernobil”den tahmin edilenden daha fazla etkilendiğimizi söylediğimizde devlet bakanı bunu kesin bir dille yalanlayarak “Çernobil bulutları gelirken çıkan rüzgar sayesinde korkunç felaketi ucuz atlattık” dedi. Oysa o günlerde Meteoroloji, rüzgarların yönünün değişmekte olduğunu bildiriyordu. Bu veriler göz önünde tutularak yapılan eksrapolasyonlar ve tahminler Türkiye”nin radyasyondan kurtulamayacağını göstermekteydi. Bundan sonraki gelişmeler kamuoyuyla paylaşılmadı. 26 Nisan 1986”da meydana gelen Çernobil kazası, 18 yıl aradan sonra Meclis gündemine gelince, olayın meteorolojik boyutunu merak edip uzmanlara sorduk. Radyasyon bulutları gözden kaç(ırıl)mış olsa bile, dokuz uydu, 3 bin uçak, 7 bin 300 gemi, 100 sabit ve 600 yüzen (buoy), 10 bin kara istasyonu ve 500 radardan oluşan ve 24 saat gözlem yapan meteorolojik ağın gözünden kaçmamış olmalıydı. Meteoroloji uzmanlarını arayıp kritik 12 günün hava raporlarını istedik. Radyasyon bulutları yetkililerin söylediği gibi Türkiye”nin iç kısımlarına girmeden uzaklaşıp gitmiş miydi acaba? Meteorolojik şartlar Türkiye”nin aleyhine olup da radyasyon bulutu hemen ilk günlerde Türkiye”nin tümünü ya da bir bölümünü etkisi altına almış olsaydı, TAEK”in ve Meteoroloji”nin o günlerdeki altyapısıyla, bunun anında tespit edilmesi zaten mümkün değildi.
O günlerde “Meteorolojik şartların değişmesi halinde radyasyon bulutunun ülkemizin neresini ne süratte etkileyeceğini Çernobil bulutu gelmeden öngörmek mümkün değil” denilirken, Avrupa”da, kazanın meydana geldiği yerden itibaren havaya karışacak olan kirleticileri taşıyan hava parsellerinin, tespit edilecek hızı ve yönlerine göre, ne zaman nereyi etkilenebileceği hava şartlarına göre tahmin edilebiliyordu. Avrupa”da yapılan özel meteorolojik analizlerden bugün öğrendiğimize göre, Çernobil”den atmosfere yayılan radyoaktif parçacıklar, yer seviyesindeki basınç merkezleri tarafından komşu ülkelere yayıldı: Kazadan bir hafta sonra radyoaktif gazlar doğuya doğru hareket eden bir alçak basınç merkezi tarafından güneydoğuya yani Türkiye”ye doğru taşınmaya başlandı. Böylece nükleer radyasyon ile kirlenmiş hava parselleri 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Batı Trakya”ya, 4 ve 5 Mayıs günü Batı Karadeniz”e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas civarına, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa arasına ulaşmıştı. Yetkililer o zaman bulutların geçtiği tüm illeri açıklamak yerine “Sıyırdı geçti, ucuz atlattık” türünden açıklamalarla içimizi rahatlatmaya çalışmışlardı. Fakat Lawrence Ulusal Laboratuvarı”nın hazırladığı harita bizim yetkilileri resmen yalanlıyor. Harita, Çernobil kazasından 10 gün sonra, radyoaktif parçacıkların yukarı seviye rüzgarları tarafından seyrelerek Türkiye”nin her tarafına yayıldığını gösteriyor!

Bizi bu havalar mahvetti
1940 yılından bu yana dünyanın hemen her noktasının hava hareketlerinin kayıtlı olduğu ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi”nin Yörünge Modeli”ne girerek bu düşündürücü tabloya biz de şahit olduk. “Bizi bu işe karıştırmadan yazın” diyen meteoroloji uzmanlarıyla birlikte 26 Nisan 1986 tarihini işaretleyerek Çernobil santralinin koordinatlarını girdik. Kaza yerel saate göre 01:23:43”te meydana gelmişti. Model, Greenwich Mean Time (GMT)”a göre çalıştığı için yerel saati dünya zamanına çevirdik. GMT”ye göre kaza 25 Nisan günü saat 22:23:43”te meydana gelmişti. Tesisten yayılan radyasyonun atmosfere karışma süresini de dikkate alarak, kazadan 40 dakika sonra modeli çalıştırdık. Radyasyonun atmosferin çeşitli katmanlarına nüfuz ettiğini varsayarak farklı yüksekliklerde bulunan hava tabakalarını kaza saatinden sonra hareket ettirdik ve 12 günlük yolculuğunu takip ettik. Çernobil santralinin tam üzerinde 287 metredeki hava kütlesi Edirne-İstanbul istikametinden Türkiye”ye girerek Marmara ve Ege”yi boydan boya katetti ve Girit adasının güneyinden Akdeniz”e ulaştı. Aynı zaman diliminde Çernobil”in 340 metre yukarısındaki hava kütlesi Doğu Karadeniz üzerinden geçerek Kafkaslara yöneldi. 830 metredeki bir başka hava kütlesi ise, Batı Karadeniz”den yurda girerek Ankara”yı da içine alarak Mersin üzerinden KKTC”ye kadar ulaştı. Kazadan üç saat sonra hareket eden bir başka hava akımı ise, Doğu Karadeniz”den girip Güneydoğu”da genişçe bir yay çizdikten sonra Ermenistan üzerinden tekrar Kafkaslara yöneldi. Bu hava akımlarının ne kadar radyoaktif madde taşıdığını saptamak meteoroloji mühendislerinin görevi değildi.
Nükleer güvenliğimizden sorumlu kişileri arayarak, kazanın olduğu günlerde açıklandığının aksine, Çernobil üzerindeki birçok hava akımının Türkiye üzerinden geçtiğini söyledik. Yetkililer, Meteoroloji uzmanlarının ulaştığı bu bilgiyi yalanlamadı ama sessiz kalmayı tercih etti. Bir yetkili, araştırmalarını Sinop-Anamur hattının doğusuna yönlendirdiklerini söyledi. Adı bizde saklı yetkilinin verdiği bu bilgi aslında çok önemli. Radyasyon bulutları Türkiye”yi etkisi altına almaya başladığında gezici radyasyon birimleri Sinop-Anamur hattının batısında üslenmişti. Bir başka ifadeyle öteki bölgelerin radyasyona maruz kalmadığı varsayılmıştı. Yıllar sonra Anadolu”nun farklı bölgelerinde yapılan Çernobil araştırmaları, Avrupa ve Amerikan kaynaklı haritalarla örtüşüyor. Gerçi nükleer felaketi göğüslemeye çalışan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre başkanlığındaki ekip, o zaman Basra Körfezi üzerinde kararlı bir yüksek basınç sisteminin oluşmuş olduğunu, buradan Anadolu”ya doğru esecek olan rüzgarların Sinop-Anamur hattının doğusunda kalan bölgeyi etki altına alacağını tahmin etmişti. Ancak sonradan yaşanan gelişmeler kamuoyuyla paylaşılmadı. Söz konusu yetkili, Güneydoğu ile sınırlı kalmadıklarını, yurt genelinde yedi üniversiteyle ortaklaşa radyasyon haritası çıkarmaya başladıkları bilgisini de veriyor. Bu harita çıkarıldığında Türkiye”nin ne tür bir felakete maruz kaldığı net olarak görülecek. Çünkü TAEK, Çernobil”den önce uzun ve ciddi bir çalışmayla Türkiye”de 42 ilde doğal radyasyon düzeylerini tespit etmişti. Bu çok büyük bir avantaj. Ölçülen radyasyon değerleriyle bugünküleri karşılaştırmak suretiyle bir yerin radyasyon düzeyinde herhangi bir dış etkiden kaynaklanan artış olup olmadığını görmek mümkün olacak. Bugüne kadar böyle bir çalışmanın yapılmamış olması düşündürücü... Üç yıldan bu yana devam eden çalışmanın ne kadar süreceği belli değil. Yetkili, “Trabzon”da, Rize”de 200 metrelik bir derede bile çok farklı oranlarda radyasyon düzeyleri tespit ediyoruz. Bu iş sanıldığı kadar kolay değil” diyor.

Nükleer tehdit devam ediyor
Bugün Türkiye, Doğu Bloku ülkelerinde ömrünü tamamlamış, eski teknoloji ile donatılmış ve birçok teknik yetersizlikler ile üretimini zorunlu olarak sürdüren nükleer santralin bulunması nedeniyle, büyük bir nükleer risk ile karşı karşıya bulunuyor. Üstelik Türkiye, Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliğinden gelen hava sistemlerinin etkisi altında bulunuyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü”nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, Çernobil benzeri bir facianın meydana gelmesi durumunda Türkiye”nin meteorolojik olarak erken uyarılayacağını söylüyor. Aynı zamanda Afet Yönetim Uzmanı olan Prof. Kadıoğlu, ileri ülkelerdeki uygulamalar hakkında şu bilgileri veriyor: “Birçok sanayi tesisi ve nükleer santralde uzman meteorologlar istihdam edilerek dispersiyon, yörünge vb. modeller ile kirleticilerin olası hareketleri sürekli olarak belirlenmekte. Böylece, sanayi tesislerindeki ve nükleer santrallerdeki bir kaza (veya savaş) anında önlem alınabilmesi için, atmosfere karışacak olan kimyasal ya da nükleer kirleticilerin kısa ve uzun mesafedeki taşınımı belirlenebilmekte ve hava parsellerinin takip edebileceği yörüngeler saptanarak yerleşim bölgeleri ya zamanında tahliye edilmekte ya da halk, yerinde sığınak prosedürünü uygulaması için uyarılmakta. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdür Yardımcısı Nurettin Çam, Kadıoğlu”nun iddialarına katılmıyor. 1986 yılında meydana gelen kaza sırasında Meteoroloji”nin çalıştırdığı bir sayısal model bulunmadığını belirten Çam, “Bugün bildiğimiz kadarıyla Türkiye”de tek olan “high performans computer”de sayısal model”i çalıştırmaktayız. Bugün İzlanda üzerinde gelişen bir hava kütlesinin Türkiye”ye gelene kadar nasıl bir seyir izleyeceğini, bizi ne zaman ve nasıl etkileyeceğini tespit edebiliyorsak, halkımız merak etmesin böyle bir kazanın etkileri konusunda da gerekli ikazı yaparız” diyor.
Çernobil”in üzerinden bu kadar zaman geçti ama hâlâ nasıl bir felakete maruz kaldığımızı kamuoyuna açıklanan kısımlarıyla biliyoruz. Türkiye ile ilgili gerçekleri zaman geçtikçe uluslararası kaynaklardan öğreniyoruz. Yunanistan, Almanya ve Avusturya”da radyasyon düzeyleriyle ilgili her türlü bilgi halka açıklandı. Bizdeki sır perdesi tam olarak aralanamadı.
 
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #4 : 03 Nisan 2007, 16:28:29 »

Kayıtlı
engins
VIP Üye
******

Performans: 115
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 953


« Yanıtla #5 : 03 Nisan 2007, 16:31:30 »

Bilgilere teşekkürler.Ben yine de Nükleer Santrale evet diyenlerdenim
Kayıtlı

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir.
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #6 : 03 Nisan 2007, 16:34:37 »

TSK’nın 3 ayda bir yayınlanan Silahlı Kuvvetler Dergisi ve Nükleer Enerji Gerçekleri

’Nükleer’ için uyarı 15 Mart 2007
 

 
 
 
Özgür EKŞİ   Hürriyet    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6127037.asp

 
 
 
 
Her yıl enerji ihtiyacı artan ABD, elektrik ihtiyacını karşılamak için termik, hidrolik ve yenilenebilir enerji santralları kurmakta, kendi ülkesi için nükleer enerji santralı planlamamaktadır. Buna karşın, Türkiye’ye nükleer santral konusunda her türlü desteği vereceğini ve ileri teknoloji ile çalışan santral kurmaya hazır olduğunu ifade etmektedir.

TSK’nın 3 ayda bir yayınlanan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Ocak 2007 tarihli sayısında, yıllardır tartışılan nükleer enerji konusu gündeme taşındı. Dergide yer alan "Nükleer Enerji ve Ulusal Güvenlik" başlıklı araştırma yazısında, nükleer enerji karşıtı görüşlere yer verildi. Harp Akademileri, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (SAREN) Enerji ve Güvenlik Çalışma Grubu’nda görev yapan Prof. Dr. Hasan Saygın, Dz. Kur. Alb. Timur Küpeli, Dr. Kur. Alb. Ahmet Küçükşahin ve Hv. İsth. Kur. Alb. Ayhan Demir’in imzasıyla yayınlanan yazıda, özetle şu görüşler yer aldı:

25 YILDIR YOK Son 25 yıldır, hiç nükleer santral siparişi verilmemiş, siparişi 1978’de verilen en son nükleer santral da 1996’da faaliyete geçmiştir. Buna karşın, 23 adet nükleer santral hizmet dışı bırakılmıştır.

ABD YAPMIYOR Her yıl enerji ihtiyacı artan ABD, elektrik ihtiyacını karşılamak için termik, hidrolik ve yenilenebilir enerji santralları kurmakta, kendi ülkesi için nükleer enerji santralı planlamamaktadır. Buna karşın, Türkiye’ye nükleer santral konusunda her türlü desteği vereceğini ve ileri teknoloji ile çalışan santral kurmaya hazır olduğunu ifade etmektedir.

KANADA KAPATIYOR Nükleer enerjiden önemli ölçüde yararlanan Kanada da, gelişmekte olan ülkeleri nükleer santral kurmaya teşvik ederken kendi ülkesindeki 7 adet nükleer santralı kapatmış ve eski kömür santrallarını devreye sokmuştur.

AVRUPA BEKLEMEDE Nükleer enerjinin geleceğine ilişkin önemli belirsizlikler yüzünden Avrupa’daki nükleer enerji teknolojisine sahip ülkeler dahi yeni nükleer santral kurma konusunda "Bekle ve gör" tutumunu benimsediler.

ATIKLAR NE OLACAK Dünyada nükleer santralların işletilmesinden dolayı ortaya çıkan nükleer atık miktarı, 2005 yılı itibariyle 200 bin tonun üzerindedir. Buna her yıl 12 bin ton ilave olmaktadır. Nükleer atıkların uzun süreli depolanması, acil çözüm gerektiren büyük bir soruna dönüşmüştür. Nükleer santralların kurulma süresinin 5-7 yıl olacağı, işletime geçtikten sonra bir süre bekletileceği, bu arada Batı’da atık sorununa çözüm bulunacağı iddiaları ise bilimsellikten uzaktır.

GÜVENLİK DE SORUN Asimetrik tehditlerin (terör) ön plana çıktığı 21. yüzyılda, işletimde bulunan nükleer santralların güvenliğini sağlamak da bir sorun haline gelmektedir. Yakıt dolu bir yolcu uçağının santrallara düşmesine karşı güvenlik belgesi bulunmamaktadır.

BAĞIMLILIK YARATIR Nükleer enerji santralına sahip olunca dışa bağımlılığımızın azalacağı iddiası da doğru değildir. Çünkü nükleer yakıt teknolojisine sahip olmadığımız için bu kez yeni bir bağımlılık doğacaktır.

LOBİ GRUPLARI VAR Nükleer santralı savunanlar, nükleer santral kurma firmaları tarafından yönlendirildiği izlenimi veren müteahhit, bürokrat, Dışişleri Bakanlığı emekli personeli ile bilim adamlarının da içerisinde bulunduğu nükleer lobi gruplarıdır.
 
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



Site
« Yanıtla #7 : 03 Nisan 2007, 16:37:51 »

BASINA   VE   KAMUOYUNA

(17/03/2007)

 

    Dünya ve özellikle bölgemizin, küresel sermaye ve çok uluslu şirketler tarafından yeniden yapılandırılmasında enerji başat bir konuma yerleştirilmiştir. Özellikle ülkemizdeki siyasi iktidarların abartılı talep prejeksiyonları ile yakın gelecekte enerji açığı ile karşılaşacağımız yanıltması sürekli sıcak tutularak enerji bağımlılığı ilişkileri yaratılmakta, bu arada dönen rüşvet çarkları ile bazı kesimler nema’lanmaktadır. Bunu bilmek için koca, koca bilim adamı olmaya gerek yoktur.Ülkemizdeki son on-onbeş yıllık geçmişimize bakarsak enerji politikalarımız nedeni ile mahkeme kapılarını aşındıran etkili, yetkili insen sayısı bile bize bu konunun dibi görünmez gayya kuyusu olduğunun bir göstergesidir.

 

   Gelişmiş ülkeler enerjide bağımlılık oranını hızla aşağı çekip, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelirken, işlevini tamamlamış enerji teknolojilerini de geri bıraktırılmış çevre ülkelerine aktarmaktadır.Nükleer enerji santralleri de bunlardan biridir.Nükleer santral kurma çalışmaları ülkemizin “enerji ihtiyacı”ndan kaynaklı tartışmalar olarak ifade edilse de,  bunu  bir siyasi tercih olarak önce biz Sinopluya ve ülkemize dayatılmaktadır, bizimde bu dayatmaya karşı tavrımız bize bunu dayatmaya çalışanların anladığı dilden olacaktır. Bu arada bir kurumu da iyi irdelemek gerekiyor.Bu kurum şu an karşımızda bir binada konumlanan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu  kısa adı ile TAEK’tir.Bu kurum, 1986 Çernobil faciasından sonra ülkemizin maruz kaldığı radyasyon etkilenmesini ülkemiz halkından saklayan kurumdur.

 

Bu kurum, 1986 yılı 145 bin ton yüksek düzeyli çay rekoltesinin,1985 yılı üretiminden kalan yaklaşık 45 bin ton temiz çayla harmanlanarak piyasaya sürülüp radyasyonlu çayın bu ülke halkı tarafından tüketilmesine göz yuman kurumdur.Bu kurum, 9 Eylül Üniversitesinin yapmış olduğu araştırmaya göre Karadeniz de kirlenmeden etkilenerek kabul edilir limitlerin çok üzerinde radyasyon içerdiğinden yakalanan balıkların tüketilmemesi gerektiği gerçeğini kamuoyuna ulaştırmayan kurumdur, Bu kurum, Değil ülkesinden içeri sokmak radyasyon seviyesi yüksekliği nedeni ile batılı ülkelerin gümrük kapılarından geri çevirdiği ihraç ürünü binlerce ton fındığın okullarımızda ve askeri kışlalarımızda çocuklara dağıtılarak tüketilmesine sebep olan kurumdur.

 

Bu kurum, İstanbul  Küçükçekmece de kendi denetiminde üretilmesi ve özel kurşun muhafazalar içinde tıpta kullanılmak üzere yine özel kuryelerle hastanelere teslim edilmesi gereken ,işlevi bittiğinde yine kurşun koruma kalıpları ile ve özel kuryeyle geri alınması gereken kobalt 60 çubuklarını denetleyemeyerek bir hurdalıkta bu çubukları kurcalayan iki insanın hayatına mal olan kurumdur.

 

Bu kurum, Nükleer santraller, kaza yapmasalar bile, çalıştıkları süre içinde doğaya sürekli olarak düşük düzeylide olsa radyasyon yaydığı Konunun dünya ca ünlü bilim adamlarından Prof.Dr.John F.Gofman’ın “Radyasyon ve İnsan Sağlığı” kitabında açıkladığı düşük dozlu radyasyonda bağışıklık sisteminde anormalliklere neden olabilir ve maruz kalındığında beş ila on yıl sonra lösemiye,12-20 yıl sonrada diğer kanser türlerine, gelecek kuşaklarda da kalıtımsal hastalıklara ve doğumsal anamolilere neden olabilir gerçeğini kamu oyundan saklayan kurumdur.

 

Bu kurum, İngiltere Sağlık Bakanlığının 2004 yılında (DEFRA) ve (CERRİE) adlı iki bilimsel kurula hazırlattığı rapora göre Nükleer santrallerde meydana gelen küçük çaplı kazalar ve radyasyon salınımı nedeni ile düşünüldüğünden çok daha yıkıcı donuçlara sebep olduğu,Nükleer santral çevresinde yaşayanlarda kanser, genetik mutasyonlar, düşükler ve doku mutasyonlarında yüzde 400 lere varan artışlar ve doğal olarak ilk etkilenenlerin çocuklar olduğu gerçeğini bize açıklama ihtiyacı duymayan kurumdur.

 

Bu kurum,Nükleer santral kurulan yerlerin yakınlarında yaşayan insanlar için olağan üstü durumlarda (kaza, sabotaj, saldırı v.b) halkın süratle taşınabileceği bir “B” planı olması gerçeğini, nitekim New York Eyaleti Long İsland’da 1984 yılında yapımı tamamlanan Shoreham nükleer santralini çevresinde yaşayanlar için acil bir “B” boşaltma planı sunulamaması  ve  halkın tepkisi nedeni ile 10 yıl boyunca işletmeye alınamadığını, 1994 yılında santralin kapatıldığı ve parçalarının sökülerek satıldığı gerçeğini kamu oyu ile paylaşmayan kurumdur.Şimdi soruyoruz Sinop’a nükleer santral kurmaya can atanlara çanak tutan bu kurum Sinop’lu için var mı dır bir acil eylem planınız yoksa öneriniz böyle bir durumda ölümlerden ölüm mü beğen,

Değerli dostlar bu kurum için söylenecek çok şey var bu kurumun sicili karışık kendisi sabıkalıdır.

Biz şimdilik sözümüzü şöyle bitirelim; Dünyada işsiz kalan nükleer lobicilerin kar hırslarına, çocuklarımızın geleceğini kurban vermeyeceğiz diyor, gelecek buluşmalarda çoğalmak üzere hepinize saygılar sunarız.   

                                                             

SİNOP  NÜKLEER KARŞITI PLATFORM  YÜRÜTMESİ
Kayıtlı
izmirbuca
Uzman Üye
*****

Performans: 160
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 407



« Yanıtla #8 : 03 Nisan 2007, 16:46:28 »

bilgiler için çok tşk
Kayıtlı

AVŞAR BEYİ
Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi
Fatma Saygın Anadolu Lisesi
Zeki GÜRBÜZ
Genel Moderator
******

Performans: 1698
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 3882


Çine Anadolu Öğretmen Lisesi


« Yanıtla #9 : 03 Nisan 2007, 17:20:10 »

Enerji darboğazından kurtulmak için başka çaremiz yok...
Kayıtlı



    
       
        YURDUM
Ağladığım senin içindir
Güldüğüm senin için
Öpüp başıma koyduğum
Ekmek gibisin...
ÖzleMSabaH
Site Yöneticisi
*******

Performans: 2738
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1336



« Yanıtla #10 : 03 Nisan 2007, 17:45:31 »

bilgiler için teşekkürler aysel öğretmenim. nükleer santrale bir türlü evet diyemiyorum.
Kayıtlı

MUHARREM BUZ
Muharrem BUZ
Site Yöneticisi
*******

Performans: 1771
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2527


Uzunköprü Muzaffer Atasay Anadolu Lisesi


« Yanıtla #11 : 03 Nisan 2007, 17:52:36 »

Her ne şekilde olursa olsun nükleer enerjiden önce doğal ortama zarar vermeyen yenilenebilir enerji kaynaklarının taraftarıyım. 
Kayıtlı


Yaş kırk dört yolun yarısı +9
Dante gibi ortasını geçtik ömrün.
bakar
Üye
**

Performans: 2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 139



« Yanıtla #12 : 03 Nisan 2007, 19:20:48 »

SULARIMIZ,JEOTERMAL KAYNAKLARIMIZ,RÜZGARLARIMIZ,LİNYİTLERİMİZ DURURKEN NEDEN NÜKLEER ENERJİ?JAPONYA VE ABD'DE BİLE ONLARCA KAZA,BİNLERCE KAZAZADE ÖRNEĞİ VARKEN ÜSTELİK...
DOĞA KATİLİ NÜKLEER ENERJİYE SONUNA KADAR HAYIR...HİÇ KAZA YAPMASA DA ATIKLARI YETER..
BU ARADA AYDINLATICI AÇIKLAMALARINDAN DOLAYI ARKADAŞLARA TEŞEKKÜRLER...
Kayıtlı
ergül
VIP Üye
******

Performans: 37
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1037


« Yanıtla #13 : 03 Nisan 2007, 19:21:36 »

Adamlar utanmasa Atom bombasının bir zararı yoktur diyecekler, pes yani.Gerçi alıştık biz bu tür şeylere. Bu konuyu milli bir mesele haline getirmeyi başardılar.Yakında Türkler radyasyondan etkilenmeze de inandırırlar bizi!...
Kayıtlı
albedo
Genel Moderator
******

Performans: 1558
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1793


Kemal Akalın


« Yanıtla #14 : 03 Nisan 2007, 19:53:25 »

Aysel hocam, verdiğiniz bilgiler ve mücadeleniz için teşekkürler..
Kayıtlı

Tekirdağ KNG MTAL Coğrafya Öğretmeni                             Lodos, herşeyi titretiyor...
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic