Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: KEÇİLERİN ZAMANI (Doç. Dr. Ali MEYDAN)  (Okunma Sayısı 4130 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
kor_tv
VIP Üye
******

Performans: 108
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 864


Koray KOR


Site
« : 13 Kasım 2012, 13:27:00 »




Bu güzel yazı için Ali Hocamıza çok teşekkür ediyoruz...

KEÇİLERİN ZAMANI
Doç. Dr. Ali MEYDAN, alimeydan01@gmail.com
Nevşehir Üniversitesi, 12.11.2012


Keçinin masum olduğunun farkına varıldı ama memlekette keçi kalmadı. Yıllar yılı ders kitaplarında, dost sohbetlerinde, bilimsel araştırmalarda ormanın baş düşmanı olarak keçi gösterildi. Herkes de bu algı yanılmasından payını aldı. Eldeki keçiler satıldı, keçiye bağlı bir kültür olan Yörük kültürü de Anadolu topraklarından silinme noktasına geldi. Keçiler de değeri ölünce bilinen büyük kişiler gibi tarihteki yerlerini aldılar. O halde bir an önce adına sempozyumlar yapılabilir, cadde ve sokakların isimleri keçi isimleriyle süslenebilir, kasaba ve şehirlerin girişlerine keçi anıtları dikilebilir. Mesela 2009 yılı ölümünün 400üncü yılına ithafen UNESCO tarafından Galileo’ya adanmış, dünyayı değiştiren görüşler öne sürdüğü, bilimsel gelişmelerin önünü açtığı gibi yorumlar yapılmıştı. Ama biz 400 yıl beklemeden keçinin masum olduğunu anladık ama henüz itibarını iade etmedik.

Bugün niye ülkede keçi düşmanlığı var? Bütün bunlar niye oluyor diye sorarsanız olayı şöyle açıklamak mümkün: karşımızda algımızı kolaylıkla yönetebilenler var. İstendiği zaman keçinin ne mübarek, ne kadar yararlı, doğa dostu vs. olduğunu algılarımıza yerleştirmek çok uzun zaman almaz. Sistemli bir basın yayın ve reklam kampanyasıyla önümüzdeki birkaç hafta içinde hepimiz keçi peyniri, keçi sütü, keçi eti aramaya koyulabiliriz. Bu durumda ‘egemen güçler ne düşünmenizi isterse onu düşünürsünüz, ne yemenizi isterse onu yersiniz, ne giymenizi isterse onu giyersiniz’ sözünü söyleyen Türk büyüğünü burada bir kere daha saygıyla yad etmek boynumuzun borcudur. Sohbetlerimizin ana konusu keçinin faydaları ve marifetleri üstüne olabilir. O zaman ‘keçi gibi inatçı’, ‘keçileri kaçırmak’ gibi olumsuzluk algısı yaratan deyimler de rafa kaldırılabilir.

Ancak böyle bir durumda holştayn inekleri topraklarımıza bastırmayız. İnsanlar Karadeniz yaylalarında jersey inek besleyeceklerine keçi beslerler. Marketlerden ne olduğunu bilmediğimiz ve ucuz diye tercih ettiğimiz angust etini yemek zorunda kalmayız.

Böyle bir riski hangi egemen güç göze alabilir. Sömürgecilik sadece herhangi bir yerin yer altı yerüstü kaynaklarını sömürmek, dilini kültürünü yozlaştırmak değildir. Sömürgecilik yemeye tenezzül etmediğiniz şeyleri sömürgelerinize yedirmek, giymeye tenezzül etmediklerinizi sömürgelerinize giydirmek, onları her şeyinize bağımlı kılarak yok ekmeğe muhtaç etmektir. Vatanseverlik ise diline, kültürüne, inancına, taşına, toprağına sahip çıkmanın ötesinde bir olgudur ki bu olgu keçiye de sahip çıkmayı gerektirir.

O halde keçiyi ve zarar verdiğini düşündüğümüz özellikle kızılçam ormanları ile maki elemanlarının keçiyle ilişkisini anlamakta fayda vardır. Keçinin zarar verdiğini, tahrip ettiğini öne sürdüğümüz maki elemanları ile keçiler arasında da ayrılmaz bir ilişki oluşmuş durumda. Maki elemanları keçinin tahribatına karşı önlemler, keçi de daha iyi faydalanabilmek adına yetenekler geliştirmişlerdir. Mesela kermez meşesi (Quercus coccifera) yapraklarının çevresini dikenlerle donatırken, sütleğen (Euphorbia spp.) keçi tarafından ısırıldığında zehirli sütünü salgılamaktadır.
Keçilere atfedilen bir diğer olumsuz bakış açısı ise biyolojik çeşitliliğin keçi tarafından zarara uğratıldığı ve Akdeniz bölgesinin klimaks bitki örtüsü olan kızılçam ormanlarının tahrip edildiğidir. Dünyanın önemli biyolojik zenginliğe sahip bölgelerinden olan Anadolu’nun bu zenginliğinde tektonik hareketler, erozyon, dağ dizileri ve buzullaşma-çölleşme şartları önemli rol oynamıştır. İlk bakışta hepsi olumsuz durumlar gibi gözükürken Anadolu’ya muhteşem bir zenginlik kazandırmıştır. O halde keçi de biyolojik zenginliği azaltan değil, arttıran bir faktör olarak değerlendirilebilir.

Keçi ile neredeyse simbiyotik bir ilişki içerisinde olan kızılçamlar Akdeniz havzasında orman yangınlarına en müsait ağaçlardır ve her yıl binlerce hektar kızılçam ormanı yangınlarla kül olmaktadır. Keçilerin olduğu kızılçam ormanlarında iki sebepten dolayı orman yangını riski azalır. Birincisi orman yangınlarına en çok sebebiyet veren çam yaprakları keçiler tarafından ezilir ve orman içindeki keçi yolları yangını engeller. İkinci olarak orman altı bitki örtüsünü oluşturan ve yaprakları aromatik yağ içeren fundalıkların aşırı gelişip yangına sebep olmasını önleyen de gene keçilerdir.


Keçinin Anadolu topraklarında kültüre alınması yaklaşık 4500 yıl önceye gidiyor. İnsanlar ise keçilerden birkaç bin yıl önce yerleşik hayata geçti. Keçilerin tahrip ettiğini, zarar verdiğini, ortadan kaldırdığını öne sürdüğümüz makiler ve kızılçamlar ise milyonlarca yıldır var.

Tarih boyunca Anadolu’da önemli bir yeri olan keçinin Akdeniz Havzasında hüküm süren toplumların kültürlerinde mutlaka yeri olmuştur. Mesela Hititlerin, Asurluların, Likyalıların, Olbalıların, Antik Yunanın kültürlerinde keçi mutlaka yer alır. Keçinin başrol oynadığı Urartu sanatının temel taşı hayat ağacı motifi birçok kültürde önemli bir yer bulmuştur. Yarı keçi yarı insan görünümünde, kırlarda flüt çalarak gezen, kırların ve çobanların tanrısı Pan, Yunan mitolojisinde Tanrılar Panteonunun önemli karakterlerinden biridir.Anadolu’da tarihi çağlar boyunca özellikle Akdeniz’in dağlık kesimlerinde keçi önemli bir gelir ve geçim kaynağı olurken Mezopotamya halkları için de aynı durum söz konusudur. Ur ve Uruk kentlerinin kurulup gelişmesinde önemli katkıları olan Hz. İbrahim’in keçi sürüleri olduğu bilinmektedir.

Konar göçer bir hayat süren Orta Asya Türklüğünde de keçi kutsal bir hayvan olarak karşımıza çıkar. Kültigin abidesinde yer alan elik (keçi, dağ keçisi) yüceliği, özgürlüğü, kararlılığı, asaleti, cesareti, erişilmez yerlere erişilebilirliği temsil eder. Aynı zamanda Tanrının yer yüzündeki temsilcilerinden olduğuna inanılmaktadır. Keçiye bu anlamları veren Türkler Anadolu’ya geldikten sonra hem bu bakış açısını değiştirmemiştir.

Bugün kültürel zenginliklerimizden biri olarak ele alınan ve korunması için projeler geliştirilen, dernekler kurulan göçebe Yörük yaşamının temelini keçi oluşturmaktadır. Keçi sistemden çıkarılırsa ne geliştirilen projelerin önemi kalır ne de göçebe Yörük yaşamı…

Yörükler Akdeniz Bölgesinde yüzyıllar boyunca yaylakla kışlak arasında göçmüşler ve kültürlerini geliştirmişlerdir. Dağlara bakarsanız göç yollarının nakış nakış işlendiğini, Roma yollarından daha kalıcı izler bıraktığını görürsünüz. Çukurova çevresinden başlayıp Torosların zirvelerine kadar devam eden bu yollar boyunca yurtlar dizilmiştir. Her yurt belli bir Yörük ailesine aittir ve her yurtta hangi aylarda konaklanılacağı bellidir. Baharla birlikte Toroslara doğru göç genellikle Mayıs ayının ortalarında başlar. Ancak kışın dağlara ne kadar kar yağdığı göçü geciktirebilir ya da daha erken olmasını sağlayabilir. Karlar eridikçe ve taze otlar binbir rengi ve güzelliğiyle Toros Dağlarını süsledikçe Yörük göçü yükseklere doğru devam eder. Haziranın sonlarına doğru asıl yurda çıkılmış olur ve asıl ekonomik faaliyetler de bu aylarda gerçekleşir.


Bu aylarda oğlaklar büyümüş, keçilerin süt verimi artmıştır. İşbölümünde erkeklere oğlakları gütmek, keçileri otlatmak düşerken, kadınlara keçileri sağmak ve sütle ilgilenmek düşer. Öğleden sonra sütlüğe giren kadınlar peynir çalarlar, nor alırlar, tort kaynatırlar, derken bakarsınız akşam olmuş. Bir hafta boyunca elde edilen peynirleri satmak ve haftalık alışverişlerini yapmak üzere Yörük beyleri Cuma günleri pazara inerler. Pazar ya ilçe merkezi, ya en yakın kasaba, ya da birbirine yakın kasaba ve köylerin en büyüğü olabilir.

Ağustos ayının ortalarına kadar bu şekilde devam eden Yörük yaşamında artık süt verimi azalmış, kalan sütün de kışlık olarak değerlendirilme dönemi gelmiştir. Bu aya kadar komşu olan iki ya da üç Yörük ailesi arasında sütün daha ekonomik değerlendirilmesi için değişik denilen bir yöntem uygulanır. Bir hafta boyunca komşuya ölçüsüyle verilen süt, ikinci hafta ölçüsüyle geri alınır. Ancak ölçü birimi olarak litre, kg vs. kullanmak yerine bir ağaç dalının kertilmesi usulü yaygındır. Bu usule sütün kertilmesi denir. Süt artık kertilemeyecek kadar azaldığı dönemde yağ oranı da artar. Bu dönemde tulum peyniri yapılması, tereyağı çıkarılması, çökelek yapılması gibi kışlık ihtiyaçlar da karşılanmaya başlanır.

Ağustos ayının başında keçiler kırkılır, sonunda da teke katımı törenle yapılır. Artık keçilerin 5 aylık hamilelik dönemi başlamıştır. Eylül ayının ortalarından sonra Torosların yüksek kesimlerinde karlar gözükmeye başlamış, çocukların da okulları açılmıştır artık. Bir aşağıki yurt, bir aşağıdaki yurt daha derken güzleye inilir. Güzleden sonra kışlağa geçilirken kış yurdu olan bölgenin ekin salanı (ekin ekme dönemi) olup olmamasına göre tercih edilir. Bu şekilde bir kış bir yurtta geçirilirken diğer kış farklı bir yurt kullanılır.

Kış ayları Yörükler için gerçekten zor geçer. Bir yandan maddi imkanlar azalmış, satılacak süt, yoğurt, peynir vs kalmamışken diğer yandan masraflar da artmıştır. Guzlacı (hamile) keçileri doğumdan önceki 2 ayı ve doğum sonrası 2 ayı olmak üzere yaklaşık 4-5 ay yemlemek gerekmektedir. Keçilerin yavrulama daha doğru tabiriyle döl alma dönemi olan yaklaşık bir aylık süreç çok zor günlerdir. Yeni doğan oğlakların kuzluğa getirilmesi, annesine alıştırılması, her gün 2 defa oğlakların anneyle buluşturulması ve beslenmelerinin sağlanması ve sadece sütle beslenmesi işleri zorlaştırır. İşi kolaylaştıran ailenin her bireyinin bütün keçileri isimleriyle bilmesi, oğlak doğar doğmaz hangi keçiye ait olduğunun öğrenilmesidir.

Nisan ayıyla birlikte oğlakların artık otukması, karaçam dalı, ot vs de yemeye başlamasıyla Yörükler de rahatlamaya başlarlar. Ancak yurtların yakın bölgesinde yer alan ekinler büyümüş, bağlar, bahçeler çiçek açmış, ziyan artmıştır. Bu dönemde keçilerin güdülmesi son derece zordur. Bu günlerde Yörükler gözlerini dağlardan alamazlar: bir an önce karlar erisin, yollar açılsın da yaylaya göç başlasın isterler.

Göç demişken, Yörük yaşamının en zorlu ancak şölen tadında geçen günler olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Uzun yıllar boyunca katırlarla, develerle yapılan göçlerin yerini artık dağ yollarının yapılmasıyla traktörler, cipler almıştır. Yörük yaşamına teknolojinin girişi belki traktörle oldu ama onu cep telefonları, laptoplar, çanak antenler, televizyonlar, dijital fotoğraf makineleri izledi. Bugün hangi Yörük çadırına gitseniz bunların birkaçını bir arada bulmanız mümkündür.

Teknolojinin girmesi ve okuma-yazma oranının artmasına paralel, üniversite okuyup meslek sahibi olanların sayısının artmasıyla birlikte artık kendi küçük dünyalarının dışına çıkan Yörükler dünyayla entegre olmaya başladılar ancak geleneklerini de daha çok sahiplenerek sürdürmeye çalışmaktadırlar. Dışarıdan bakıldığında çok zor gözüken pek çok durumun Yörük yaşamında çok da zor olmadığını küçük bir gözlem sonucu anlamak zor olmasa gerek. Mesela Yörükler ekmeklerini kendileri yaparlar (yufka), yakacaklarını kendileri temin ederler, çadırlarını, çullarını, kilimlerini kendileri dokurlar, keçelerini kendileri pişirirler.

Yaşadıkları hayat ne kadar zor olursa olsun her şeyden bir eğlence çıkarmayı başarır Yörükler. Göç bir eğlencedir, şölendir onlar için. Cuma günleri pazar alışverişi için toplanılması, kadınların ikindi oturmaları, teke katımı vs. her biri kendi başına bir ritüel olarak ele alınabilir. Yaz aylarında obalar arası futbol turnuvası bile düzenlenmektedir.
Yörük dağın, taşın, ağacın, doğanın dilini en iyi bilen kişidir. Hangi rüzgarın yağmur getireceğini, hangi derede sel olacağını, hangi bitkinin şifalı olduğunu çok iyi bilir. Keçilerin yarasına püse sürülür, öksürene ısırgın otu kurutulur, dövülür ve yedirilir, ayağı kırılanın ayağı sedir ağacından yapılan seyikle sarılır, iyi olmayan yaralar kızgın demirle dağlanır.

Her keçiyi, oğlağı ailenin her bireyinin ismiyle, eşkaliyle tanımasının yanı sıra her aşiretin de kendine özgü bir eni bulunur. Oğlaklar yeni doğduklarında kulaklarının önünden ya da arkasından kesikler atmak, delikler açmak suretiyle aşirete özgü bir en geliştirilir. Bölgedeki bütün aşiretler birbirinin enini bilirler ve herhangi bir kayıp ve çalıntı durumunda birbirlerini durumdan haberdar ederler. Son yıllarda Çiftçi Birliklerinin bir uygulamasıyla en yerini küpeye bıraktı. Artık her keçinin kulağındaki küpede vatandaşlık numarası var.

Her keçinin özel bir eşkali vardır Yörük yaşamında: ‘Ger sakar doğu keçi’ bu kültürü bilmeyenler için pek bir anlam ifade etmeyecektir ama Yörükler onun hangi keçi olduğunu bilirler. Her renk biraz da anlam kaymasına uğrayarak bir keçiyi tarif eder. Sarı keçi, kırmızı ya da kızıl renklileri de ifade ederken, ala keçi, beyaz ve grileri de ifade edebilir. Yanal keçi kulağı renkli olanları, kula keçi ön bacakları farklı renkte olanları tanıtır bize. Kulağı küçük olanlar doğu, çok büyük olanlar haleptir Yörük dilinde. Buradan hareketle küçük bir Yörükçe Lügat bile hazırlanabilir. Mesela yaz aylarında sürüyü vahşi hayvanlardan, özellikle kurtlardan korumak için bir kişi geceleri de sürünün yanında kalır. Ancak uykuya dalınca sürü gideceği zaman haberinin olması için keçilerden birini bir iple koluna ya da bacağına bağlar ki buna örklemek denir. Ya da geceleyin sürü otlatmaya çıkarılır ki bu olaya sürünün örümesi denir. Bu duruma sayısız örnek verilebilir.

Bu şekilde sözlü edebiyatımızda bu derece yer alan, atasözlerimize konu olan, deyimlerimizde kendine yer bulan keçilerin sayısı ve göçebe yaşam süren Yörük ailelerin sayısı hızla azalırken et fiyatlarındaki kısmi artış, Yörük kültürünün korunmasına yönelik UNESCO’ya yapılan başvuru, yerel yönetimlerin aldığı önlemler ve koruma ve geliştirme birliklerinin kurulmasıyla Yörükler kısmen nefes almış durumdalar. Atasözlerimiz ‘Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur’ derken, deyimlerimiz ‘günah keçisi’ ve ‘zekat keçisi’, suçlama ve tanımlamalarımız ‘keçi gibi inatçı’ der. Bu kadar özelliği bir holştayn inekte, ya da jersey inekte bulmamız mümkün değildir.

Keçinin ekonomik faaliyetlerimizde ve kültürümüzde bu kadar önemli bir yer tutmasında Toros dağlarına en iyi uyum sağlayan, herhangi bir hastalık taşıma özelliği olmayan, bir birim hayvandan en fazla ve en sağlıklı verim elde edilebilen hayvan olması önemli yer tutmaktadır. Özellikle eti, anne sütüne en yakın özellik gösteren sütü, sütünden elde edilen tulum peyniri ve tereyağı artık marketlerde ve bakkallarda az bulunan, tadına doyum olmayan lezzetlerdendir.


Keçinin hiç mi suçu yok diye sorulacak olursa mutlaka söylenecek birçok söz olacaktır. Ancak keçinin kültüre alınması ve yönetiminin tamamen insanın elinde olmasından dolayı, olumsuz durumların temelinde de insan unsuru yer almaktadır. Özellikle orman ekosisteminin ülke yüzölçümüne göre bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bir hayli azaltılması, mera alanlarının azalmasıyla birlikte yanlış ve plansız kullanılması keçi yetiştirilecek alanların da azalmasına neden olmuştur. 1950’li yıllarda Türkiye’nin yaklaşık %38’i ormanlarla kaplıyken, bugün bu oran %12’lere inmiştir (orman ekosistemi ile orman sayılan alanlar birbirine karıştırılmamalıdır, Tarım ve Su İşleri Bakanlığına göre ülkenin %27’si ormanlarla kaplıdır). Bu durumda belirli bölgelerde taşıma kapasitesinin üzerinde keçi yetiştirilmiş ve orman ve mera alanlarında tahribat kaçınılmaz olmuştur.

Akdeniz bölgesinde artık sayıları iyice azalan ve bir köy ya da kasaba için bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan Yörük ailelerin göçlerinin, meralarının, yazlak ve kışlaklarının planlanması çok zor olmasa gerek. Bu kültürel zenginliğin gelecek nesillere aktarılması, gelecekte de keçi peynirinin, tereyağının yenebilmesi için ‘keçileri kaçırmadan’ keçilere sahip çıkma zamanıdır. Her ağa konağında, boğazdaki her yalıda bir dizi ya da film çeken film yapımcılarının, nadiren de olsa ‘gezelim görelim’ programında izleyebildiğimiz Yörük yaşamını konu alan filmleri, dizileri çekmek için Yörük çadırlarına misafir olmalarının zamanı gelmiştir. Bu vesileyle Yörüklerin ne kadar misafirperver insanlar oldukları da yerinde görülecektir. Artık kovboy filmlerinin yerini Yörük filmlerinin alması gerekir.

Keçinin ekosistemdem çıkarılması ve kültürel hayatımızın dışına atılmasını isteyip te Biyolojik çeşitlilikten, kültürel zenginlikten, GDO ile mücadeleden, doğal beslenmeden bahsedenler ya söylediklerinin farkında değildir ya da art niyetlidir.
---------------------------------------------------------------------
Arkadaşlar bu yazıyı Sırrı ERİNÇ Hocamızın İnsan ve Ortam adlı makalesiyle taçlandırırsak verilmek istenen mesajı daha iyi ve somut bir şekilde anlarız.
Makale İçin: http://www.cografya.biz/forum/insan-ve-ortam-sirri-erinc-t26567.0.html

Kayıtlı

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmez isen, ya nice okumaktır. (Yunus Emre)
mehmetdegerli
Yeni üye
*

Performans: 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 17


« Yanıtla #1 : 14 Kasım 2012, 11:33:18 »

Doç. Dr. Ali MEYDAN hocamız acı bir gerçeği çok güzel ifade etmiş, tam anlamıyla aydınlatan bir makale, ellerine sağlık.
Kayıtlı
SAPMAZ
Yeni Üye
*

Performans: 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 10


« Yanıtla #2 : 14 Kasım 2012, 15:01:30 »

Değerli dostum Ali Bey, bir yörük çocuğu olarak kıl keçisi kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıdır. Bu güzel çalışmanızdan dolayı sizi tebrik eder başarılarınızın devamını dilerim.
Süleyman SAPMAZ Antalya
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic