Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ayak İzimizdeki Karbon  (Okunma Sayısı 1808 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
aksaray1980
VIP Üye
******

Performans: 44
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 753


"Varlığımdaki yegane mükemmellik Türk olrk doğmdr'


« : 26 Ocak 2010, 20:41:38 »


İklim değişikliğini durdurmak bizim elimizde.
 

 
"Enerji, karbon ve yaşam!" Bu üç kelimeyi, uzun yıllar Türkiye'de, enerji verimliliği üzerinde çalışma yapmama ve iklim değişikliği toplantılarında katılımcı olmama rağmen, hiç aynı eksende düşünmemiştim. Ta ki, iki yıl önce İngiltere'de bir çalışmaya katılana kadar... Orada enerji tüketimi konuşulmuyordu. Bunun yerine her faaliyetin karbon karşılığından ve karbon diyetinden söz ediyorlardı. Hatta enerji tasarrufu ve karbon diyetini o kadar benimsemişlerdi ki, seçim kampanyalarında politikacılar iklim dostu bisikletleriyle boy gösteriyordu.
Yaktığımız ampulden, bindiğimiz arabaya ve buzdolabımıza kadar günlük yaşamda kullandığımız enerjinin üretim ve tüketimi karbondioksit (CO2) salımımızı, bu da iklim değişikliğine etkimizi belirliyor.
Artık Avrupa'nın pek çok ülkesinde, binaların enerji tüketimi bizde olduğu gibi kW/h/m2 olarak değil, kg karbon/m2 olarak gösteriliyor. Politika belirleyiciler, daha fazla yalıtım ve diğer önlemler ile mevcut göstergelerin yüzde 10-15 altına inmeyi vaat ediyor. Çünkü yükselen karbon bütçesine karşı hiçbir şey yapmamanın faturası çok ağır. Üstelik bu fatura tek bir coğrafyaya değil, bütün dünyaya kesiliyor.
Karbonun azaltılmasının maliyeti, 2007'de, dünya gayrisafi hâsılasının yüzde 1'ine, yani Vietnam Savaşı'nın (2007 yılı değerleri ile) maliyetine eşit; 650 milyar dolar. Ve ağır bedelleri ödeyecek olanlar; sellerden, fırtınalardan, kuraklıktan ilk önce etkilenecek olan yoksullar. Yani bugünkü ekolojik borca hiçbir katkısı olmayanlar...
Türkiye'de karbon salımlarının hararetli bir şekilde gündeme gelmesi 2007 yılına rastlıyor. O yıl, yağmursuz geçen kış ayları pek çok bölgede yaz aylarının susuz geçmesine neden oldu. Kavurucu yaz, barajların dibinin görünmesi ve Ankara'da haftalar süren su kesintileri insanların dikkatini iklim değişikliğine çekti.
Gerçekten de kuraklık, iklim değişikliğinin birçok göstergesinden sadece biri. Bir tek kuraklık bile -ki önlem alınmazsa bundan sonra görülecek etkiler çok daha ağır olacak- son iki yıldır iklim değişikliğinin nedenleri ve sonuçları üzerinde daha fazla düşünmemize neden oldu...
Türkiye, 2004'te kişi başına 3,2 ton CO2 eşdeğeri sera gazı salımı ile 4,5 ton olan dünya ortalamasının altında seyrediyordu. (Amerika 20,6; Rusya Federasyonu 10,6; İngiltere 9,9; Çin 3,8; Hindistan 1,2).
Ancak kötü haber: Kişi başı sera gazı salımımız, 2006 yılında 4,55 ton CO2 eşdeğerine ulaştı. Aynı yıl AB'ye üye 27 ülkenin kişi başı sera gazı salım miktarı ortalaması ise 10,4'tü. Biz, kişi başına karbon salımında gelişmiş ülkelerin çok altında olsak da burada bir teselli durumu söz konusu değil. Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu verileri, 1990-2006 yılları arasında CO2 salımımızın yüzde 95 arttığını gösteriyor. Yani ülke olarak iklim değişikliğine yaptığımız katkı giderek artıyor. Üretim ve tüketimi ile karbon salımının en büyük nedeni olan enerji ihtiyacımız da son 20 yılda elektrikte yüzde 7-8 ve fosil enerji kaynaklarının ağırlıklı olduğu genel enerjide yüzde 3-4 arttı.
Bu artış bize bir mesaj veriyor: Bir an önce enerji verimliliği programlarına ve karbon bütçe hesaplarına başlamamız gerek.
Peki ne yapabiliriz?
Karbonun azaltılmasında en etkili ve kolay yöntemlerden biri enerji tasarrufu ve enerji verimliliği. Herkes bireysel olarak enerji tasarrufu yapabilir ve atmosfere salınan CO2 'in düşürülmesiyle, iklim değişikliğinin önlenmesine katkıda bulunabilir. Ve Türkiye'de görece bozulmamış yaşam tarzımızı biraz değiştirerek elde edebileceğimiz karbon tasarrufu olanaklarımız, gelişmiş pek çok ülkeye göre çok daha fazla.
 
Kayıtlı

Ben gelmedim dava için benim işim sevgi için... (y.E)
serkandemir
Uzman Üye
*****

Performans: 49
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 258



« Yanıtla #1 : 26 Ocak 2010, 22:06:37 »

Az önce konuyla ilgili bir tv programı izledim,amaç karbon salınımını azaltmak için rüzgar gücünden enerji elde etmekti.Beni etkileyen şu oldu.Rüzgar tribünü deyince aklımıza üç tane kanadı olan bir kaide üzerinde yükselen tribünler gelir.Programda ise şu noktanın üzerinde duruluyordu,sürtünmeden dolayı rüzgarın hızı ve sürekliliği yeryüzüne yakın yerlerde her zaman elverişli olmayabilir. Daha yukarılara çıkalım 300 metre yükseklikteki rüzgarı yakalayalım.Gerçekten çok ilginçti içine helyum doldurulan balona benzeyen tribünleri gökyüzüne salmak ve enerji elde etmek,yaprak bile kımıldayan yerlerde.
Her şey bir yana fosil yakıtlar görevlerini yaptılar, artık insanın doğaya karşı görevini yapma vakti.
Kayıtlı

Söyle yaşadığın şehir güzelse kıymetini bilsin,yaşadığın şehir güzelse sebebi sensin..
zere
Uzman Üye
*****

Performans: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 491


Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar


« Yanıtla #2 : 27 Ocak 2010, 01:50:12 »

Doğanın bir dengesi var. Binlerce yıl doğa bütün canlı (bitki ve hayvan) atıklarını yeraltında karbon bileşikleri olarak depolamış. Biz insanlar ise doğanın milyonlarca yılda depoladığı bu bileşikleri yerlerinden cıkarıp yakmaya ve bunları havaya salmaya başladık.Sorunda burada başlıyor zaten,Bazen düşünüyorum da bu insanoğlu kadar zararlı bir canlı varmıdır acaba....
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic