Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: ULUSAL EGEMENLİK ve 23 NİSAN  (Okunma Sayısı 2136 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



« : 15 Nisan 2007, 14:48:34 »


Ulusal kelimesi ulustan türemiştir. Ulus, aynı zamanda Millet kelimesinin de karşılığıdır. Aralarında dil, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanlar topluluğuna ulus ya da millet diyoruz. Egemenlik ise, hakim olma, yönetme gücünü bulundurma anlamına gelir.
Öyleyse, “Ulusal Egemenlik” sözlerinden şunları anlayabiliriz; “Ulusu meydana getiren insanlar yönetme yetkisin bütünüyle elinde bulundurması”.
EGEMENLİĞİN TANIMI
Devletin sahip olduğu kuvvet ifade ederken, bu kuvveti kendine özgü diye niteliyoruz. Gerçekten de, devleti oluşturan milletin üzerinde etkisini sürdüren kuvvet, kişi olarak hiç kimse tarafından verilmiş değildir. O, bir siyasi nüfuzdur ki devlet kavramının  özünde vardır ve devlet onu halk üzerinde uygulamak ve milleti dışa ve diğer milletlere karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasi nüfuz ve kudrete “İrade veya Egemenlik” denir.
Egemenlik hiçbir anlam, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve yönde ortaklık kabul etmez. 
Anayasa’nın özellikle bazı maddelerinin bilinmesi gerekmektedir. Örneğin birinci madde incelendiğinde; madde, iki hususu kapsamaktadır.  “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Bu birincisidir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve milletin kalacaktır.” Bu da ikincisidir. 
EGEMENLİĞİN ÖZELLİKLERİ
Devlette egemenliğin varoluşu iki temel mesele doğurur. 
1. Egemenlik neden ibarettir? Egemenlikte ne vardır? Hudutları nedir? Egemenliğe dayanılarak hangi fiiller hukuken yapılabilir? 
Bu, devletin egemenliği meselesidir. Bu meselede, devlet, dahili dayanağından, milletten, ayrı olarak, yalın olarak düşünülmekte ve bu suretle siyasi kuvvetin niteliği ve sınırları tayin ve tespit edilmek istenmektedir. Devletin siyasi kuvveti, sinesinde mevcut fertlerin ve cemiyetlerin varlığı dolayısıyla sınırlandırılmıştır. Ne derecede sınırlandırılmıştır? Bunu kamu hukuku tayin eder.
Devletin, diğer devletlerin ve kendi teşkilatından olmayan diğer kişilerin varlığı dolayısıyla, egemenliğinin derecesini de devletler hukuku gösterir. Bundan dolayı, devletin egemenliği meselesi, tam anlamıyla bir Anayasa hukuku meselesi değildir.
2. Egemenlik meselesinin meydana koyduğu ikinci esas mesele, devlete, devlet içinde egemenlik meselesidir. Bu, doğrudan doğruya Anayasa hukukunu ilgilendirir.
Kamu hukukunun ve devletler hukukunun sınırlarını belirlediği egemenlik kime aittir?
Şunu söylemek gerekir ki, devlet bir hukuki kavramdır. Gerçekte, idare edenler egemenlik kullanırlar. O halde, devlette idare edenler kimler olmalıdır? Siyasi kuvvetin yasal olabilmesi için, devletin soyut egemenliği, fiilen kime verilmelidir? İşte bu sorulara cevap veren, demokrasi yönetimidir.
EGEMENLİĞİN KULLANILMASI
Devlet bir iradeye, bir egemenliğe sahiptir. O’nu ifade etmek ve yerine getirmek için bir takım vasıtalara muhtaçtır. Bu vasıtaları kapsayan teşkilatında Millet Meclisi ve hükümet teşkilatı esastır. 
Çağımızda esas olan yönetim biçiminin dayandığı gelenek haline gelmiş bir takım ilkeleri vardır. 
Demokrasi İlkesi (Halkçılık): Bu prensibe göre, irade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi milli egemenlik prensibi şekline dönüşmüştür. 
MİLLİ EGEMENLİĞİN ANLAMI
Milli egemenlik veya milli hakimiyet iç görünüşü itibariyle milletin kendi kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibariyle milli egemenlik demokratik rejimi yanı egemenliğin kayıtsız şartsız milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü belirtir.
Daha önce de belirtildiği üzere Millet, kendisini oluşturan kişilerin toplamından farklı ve ayrı olarak onların bir sentezinden oluşmuş, ortaya çıkmış, bağımsız bir kişiliği olan en gelişmiş toplum düzenidir. Egemenlik millet denilen varlığın, toplumun genel iradesidir. Bu irade, üstün güç ve iktidar olarak millete aittir. Egemenliğin menşei ilahi iradeye değil, milli iradeye dayanmaktadır. Millet iradesi, fertlerin iradelerinin basit bir toplamı değildir. Millet iradesi, fertlerin diğer deyimle bireylerin iradelerinin bir araya gelmesinden, kaynaşmasından, sentezinden oluşmaktadır. Milli egemenlik milletleşme olayına bağlı olarak, milletin bölünmez iradesidir.
Milli egemenlik, millet denilen topluluğun bağımsız bir sosyal ve tarihi gerçek olduğu kadar bağımsız hukuki ve siyasi gerçek olduğu fikrine dayanır. Milli egemenlik teorisinde millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı ve onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir. Bunun sonucu olarak da kolektif bir kişiye millet iradesine ait haktır. Milli egemenlik teorisinde, millet iradesinin ferdi iradelerden ayrı, farklı, bağımsız bir niteliği, anlamı ve değeri vardır. 
Milli Egemenlik dış görünüşü itibariyle hür ve müstakil yaşamayı  yani bağımsızlığı dışa karşı millet bütünlüğünü ve birliğini anlatır. 
Devletler hukukuna göre, bağımsızlık veya teknik deyimle siyasi bağımsızlık diğer bir devlete veya milletlerarası bir müesseseye tabi olmamak veya bağlı bulunmamak demektir. Bir devletin siyasi istiklali şayet tedbirleri kuvvet tehdidi veya zor kullanması karşısında almaya kalkarlarsa ihlal edilmiş olur. 
Siyasi bağımsızlık, Devletin, Devletler Hukuku tarafından kendisine tanıdığı bir milletlerarası yetkidir. Bağımsız devlet diğer devletlerle olan münasebetlerinde, devletler hukukunun tanıdığı bu yetkileri serbestçe kullanır ve milletlerarası yükümlülüklerini de serbestçe yerine getirir. 
Milli bağımsızlık, bağımsızlığın milletçe benimsenmesi, amaç edinilmesidir. Bağımsızlık, Türk Milleti açısından bir karakter, bir var oluş sorunudur. 
“Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasından, Atatürk’ün anladığı şey “egemenlik” denilen kuvvetin hiçbir takyit (sınırlama), hiçbir taksim (bölünme), hiçbir tenkid ve hiçbir sınır kabul etmeyecek şekilde millete aidiyeti idi”.
Milli irade, bir efsane değildir. Bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin birleşmesinden oluşur. Milli iradeyi efsane sayanlar, millet iradesini hiçe sayarak diktatorya hevesine kapılanlardır. 
Fazilet rejimi olan demokrasiden uzaklaşmak için, milli iradeyi, milli egemenliği efsane sayanlar, kınayanlar,küçük görünler milleti inkar edip, milletin karşısında olanlardır. Büyük Atatürk’ün ifadesi ile, “… milli egemenlik düşmanlığı, müstesna bir saygı ve şeref mevkiine sahip bulunan bir milletin her şeyine bir anda kastetmek cürümünden başka bir şey değildir”.
MİLLİ EGEMENLİĞİ ZORUNLU KILAN NEDENLER
Atatürk; milli bağımsızlık mücadelesinin başarıya ulaşmasını sağlamak için, tek çözüm yolu milletin azim ve kararını, milletin egemenliğini, milletin iradesini dikkate alarak, yeni kurulan Devletin milli egemenlik, milli irade gibi esaslara dayanmasını gerekli görmüştür. 
1919 Amasya Bildirisi ile ilan olunan, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” parolası Erzurum ve Sivas Kongrelerinden geçerek, 23 Nisan 1920’de kurulan T.B.M.M.’nin ve yeni kurulan Devletin temel dayanağı olmuştur.
Türkiye’de milli egemenlik, menşeini ilahi iradede bulan ve millet haklarını gasbeden Osmanlı Devleti’nin Sultan-Halifesine karşı bir tepki olarak doğmuştur. İstibdadı, zor ve baskı idaresini yıkıp millet iradesine dayanan demokratik rejimi yerleştirmek, Türk İnkılabı’nın ülküsü olmuştur. 
Milli irade, milli egemenlik gibi kavramları siyasi hayatımıza Milli Mücadele ile birlikte girmiştir. Egemenliğin padişaha değil, bir sınıf veya bir zümreye değil, Türk Milleti’ne ait olduğu zihniyetini devlet hayatımıza kazandıran Atatürk olmuştur.
YENİ TÜRK DEVLETİ’NİN KURULUŞUNDA MİLLİ EGEMENLİK İLKESİNİN YERİ VE TARİHİ GELİŞİMİ
Türk Anayasa Hukukunda egemenliğin topluluğa aidiyetini gösteren bir pozitif metnin mevcudiyetine ne Tanzimat, ne Birinci ve ne de İkinci Meşrutiyet devirlerinde rastlamak mümkün değildir. Milli egemenlik ve bunun tabii sonucu ve devamı olarak irade mefhumları, siyasi hayatımıza Milli Mücadele ile birlikte girmiştir.
Milli egemenlik prensibi, 23 Nisan 1920’de toplanan T.B.M.M.’nin temelini oluşturmuş kararlarının esasını teşkil etmiştir. 
T.B.M.M. alelade ve sorumsuz bir kanun koyucu durumunda  değildi. Memleketi saran tehlikeler karşısında, bu Meclisten beklenen iş memleketi kurtarmak, millete istiklalini temin etmekti. T.B.M.M., daha ilk anlarda hilafet ve saltanat makamına hükümranlık hakkını tanımış olan Kanunu Esasiyi (1876 Anayasası) reddetmiş ve milli egemenlik prensibini kabul etmişti. Egemenliğin millete ait olduğunu kabul etmek demek, saltanatın artık kalmamış olduğunu kabul etmek demekti. Hilafet de saltanat demek olduğundan ve bu iki kuvvet bir arada bulunduğundan, saltanatın reddiyle hilafetin de mevcudiyetinin anlamı kalmamış oluyordu. 
20 Ocak 1921 tarihinde hazırlanan ilk Anayasa’ya göre, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Halkın kendi kaderini kendisinin tayin etmek hakkıdır. Kanun yapmak ve yürütmek yetkileri, milli camiayı temsil eden T.B.M.M.’de toplanıp tecelli etmiştir. 1921 Anayasası ile Amasya genelgesinden itibaren gelen ve yerleşen bir ruh ve kanaat resmi bir nitelik kazanmış ve bu Anayasa metni ile hukuki hüviyete bürünmüştür. 
Atatürk, hakimiyet (egemenlik) tabirini kullanırken onu hudutsuz ve en üstün bir kuvvet ve kudret kabul etmiş ve T.B.M.M.’ni, milletin yegane temsilcisi olarak bu üstün kuvvet ve kudretle mücehhez kılmayı da saltanat ve hilafeti yok etmek ve yerine cumhuriyet rejimini ikame edebilmek maksadıyla tek çare olarak görmüştür.
Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi’nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraflar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir. “Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder (belirir ve toplanır).”
Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, on an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961, 1982 tarihli anayasalarımızda da temelini oluşturmuştur. 
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



« Yanıtla #1 : 15 Nisan 2007, 14:49:15 »

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN TARİHÇESİ 
Mustafa Kemal Paşa Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için İstanbul’dan Samsun’a 19 Mayıs 1919 günü geldi. Samsun’dan Amasya’ya, oradan Erzurum’a ve Sivas’a gitti. Sivas ve Erzurum’da kongreler topladı. Mustafa Kemal Paşa egemenliğin ulusta olduğuna inanıyordu. Bu inançla “Ulusu yine ulusun gücü kurtaracaktır. Tek bir egemenlik vardır, o da ulusal egemenliktir” diyordu. 
İstanbul’un işgalinden üç gün sonra, Atatürk ünlü 19 Mart 1920 tarihli bildiriyi yayımladı. Bildiride, “olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclis’in Ankara’da toplanacağı, Meclis’e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçimlerin en geç on beş  gün içinde yapılması gereği, kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu. Ayrıca, dağılan Meclis-i Mebusan’ın üyeleri Ankara’daki Meclis’e katılabileceklerdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temelleri Ankara’daki bu ilk tarihi binada atıldı. Birinci Meclis Binası, Kurtuluş Savaşı’nın yönetim yeri olarak pek çok tartışma ve milli kararlara sahne oldu. 
Atatürk 21 Nisan’da yayınladığı ikinci bir bildiri ile Meclis’in 23 Nisan günü toplanacağını ve açılış töreninin nasıl yapılacağını duyurdu. 
Yurdun dört bir yanından seçilip gelen temsilciler-milletvekilleri- Ankara’da 23 Nisan 1920 günü toplandılar.
Meclis bina girişinde gözleri yaşartan bir tören yapıldı. Saat 13.45’de, Ankara’ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı. 
Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki konuşmayı yaparak Meclis’in ilk toplantısını açtı.
Açış konuşmasında, milli egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da “Büyük Millet Meclisi” konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsendi. Daha sonra Atatürk’ün konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve 8 Şubat 1921 tarihli Bakanla Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak “Türkiye Büyük Millet Meclisi” adı kalıcılık kazandı.
T.B.M.M., 24 Nisan 1920 günü yaptığı ikinci toplantısında Mustafa Kemal Paşa’yı (Atatürk), başkan seçtiler. Mustafa Kemal Paşa, kendi öncülüğünde kurulan T.B.M.M.’nin  başkanlığını Cumhurbaşkanı seçildiği 1923 tarihine kadar sürdürdü. T.B.M.M., açılışından iki gün sonra, sadece yasama değil, yürütme gücüne de olacak hukuki ve siyasi yapısını düzenleme çalışmalarına başladı. Bu düzenlemeler, T.B.M.M.’nin tam bir güçler birliği ilkesini benimsediğini göstermişti.
2 Mayıs 1920’de Bakanlar Kurulunun seçilmesi hakkındaki yasa çıkarıldı. 11 Bakandan oluşan “Meclis Hükümeti”, 5 Mayıs’ta T.B.M.M. Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplantısını yaptı. T.B.M.M.’nin açılışı ile birlikte, milli egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti doğmuş oluyordu. Birinci T.B.M.M.’nin iki temel hedefi, kesin zaferi kazanmak ve yeni devletin otoritesini güçlendirmek, kalıcı gerçekleştirmekti. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu. 
3 Aralık 1920’de Ermenistan Cumhuriyeti ile imzalanan Gümrü Barış Antlaşması, T.B.M.M.’nin yaptığı ilk uluslar arası antlaşmaydı. Böylece Doğu cephesi kapandı. 
16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ile Rusya, yeni Türk Devleti’ni ve Misak-ı Milli ilkelerini 6-11 Ocak 1921’de Birinci İnönü, 23-31 Mart İkinci İnönü ve 13 Eylül 1921’de Sakarya Zaferinin sonucunda, 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransızlar savaştan çekildi. Aynı yılın sonunda İtalyanlar da T.B.M.M. hükümetiyle işbirliğine giriştiler. 
1922 yılında, Yunanistan ve İngiltere dışında, T.B.M.M., tüm ülkelerle iyi ilişkiler içindeydi, T.B.M.M. Orduları, Ağustos 1922’de Büyük Zaferi kazandılar. 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı. 18 Eylül’de ise Anadolu’da hiçbir yabancı askeri güç kalmamıştı. Yeni Türk Devleti’nin bu başarıları karşısında İngiltere de dahil olmak üzere İtilaf devletleri ile 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalanmasıyla Doğu Trakya kurtuldu. İtilaf Devletleri, 27 Ekim’de Lozan’da barış görüşmelerinin yapılmasını kararlaştırdı. Uzun süren görüşmeler sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanın Lozan Barış Antlaşması 24 Ağustos 1923’te T.B.M.M.’te onaylandı. Yeni Türk Devleti, askeri siyasi ve ekonomik özgürlüğüne kavuştu.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE EGEMENLİK T.B.M.M. VE 23 NİSAN
Türk Ulusu, yüzlerce yıl “irade-i Seniye’ye” (Sultan İradesine) bağımlı olarak sürdürdüğü siyasal yaşamına 23 Nisan 1920 günü, bundan 85 yıl önce, son vererek “İrade-i Milliye” (Ulusal İrade) dönemini başlatmış, Türk Ulusu bu atılımıyla halkın egemenliğine dayanan bir siyasal rejim sistemini kabul etmiştir.
Ulusal yazgımıza Atatürk’ün el koyduğu güne kadar devam eden Osmanlı Devleti, son yüzyıllar içerisinde içine itildiği azınlık sorunları ve tek yanlı işletilen hukuki ve ekonomik alanlardaki kapitülasyonlar nedeniyle egemenliğini hem içerde hem de dışarıda geniş ölçüde kaybetmiş, bu yüzden de yarı sömürge durumuna düşürülmüştü.
Bugün parlamentomuzun duvarında bütün haşmetiyle duran “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.” İlkesi ulusal-demokratik-laik-çoğulcu bir sosyal hukuk devleti oluşumumuzun ön koşulunun ifadesidir.
Ulusal birliğimizin sağlanmasında,demokrasimizin sürekliliğinde, kişilerin siyasal hak ve özgürlüklerinin korunmasında ve insan haklarının yüceltilmesinde, “egemenlik ilkesi” vazgeçilmez (olmazsa olmaz) bir anlayışın kabulünü ortaya koymaktadır.
Osmanlının teokratik (dinsel) devlet anlayışındaki “ilahi iradenin” yerine “ulusal egemenlik” ve ona can ve kan veren “ulusal iradenin” konmasıyla laikliğin ön koşulu oluşturulmuştur.
Türk Ulusu bu anlayış içerisinde hep birlikte ve Atatürk’ün önderliğinde ayağa kalkmış, önce saltanatı ve sonra hilafeti yıkmış, tarihte ilk kez veliaht olmayan bir evladını (Mustafa Kemal Paşa’yı) kendi özgür iradesiyle T.B.M.M. Başkanlığı makamına seçmiş ve bundan sonra Padişah fermanları ve Şeyhülislam fetvaları yerine kendi parlamentosunun kabul ettiği yasalarla yönetilmeye başlanmıştır. Bu görüş ve düşüncelerle “ 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan bu önemli siyasal olayın Türklük dünyasındaki tarihsel yerini şöylece tespit etmek mümkündür;
Bu meclis, ilk kez bir padişah onayı ve iradesi dışında açılan ve o iradenin onayına gerek duymadan kendi Başkanını ve Hükümetini seçerek çalışmaya başlayan; ulusal çıkarlardan başka hiçbir iç ve dış etkinin altında kalmadan faaliyet gösteren bir meclistir.
Demokrasi deneyimi fazla olmayan bir ulusun kendi içinden çıkardığı ve gerçek anlamıyla da demokrasinin altyapısını oluşturan ulusun iradesini ve ulusal egemenliği temsil eden bu meclis. Tarih süreci içerisindeki ulusal yaşantımızda parlamenter demokratik rejimin güzel bir örneğini vermiştir. 
Bu meclis, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra ve Yunanlılar’ ın İzmir’i işgalini izleyen dönemde, bir merkeze bağlı olmaksızın meydana çıkan Kuvva-i Milliye (Ulusal Güçler) harekatını meclis emrine alarak tek elde toplamış, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde düzenli bir ordu kurmayı, padişah ve İstanbul Hükümeti’nin kışkırttığı iç isyanları bastırmayı ve Ulusal Birliğimizi sağlamayı başarmıştır. 
Atatürk’ün eşsiz dehası, güçlü kişiliği, seçkin devlet adamlığı ve erişilmez askeri yetenek ve komutanlık nitelikleriyle kaynaşıp özdeşleşen bu meclis, Bağımsızlık Savaşımızın yönetiminde, zaferin kazanılmasında Türk Ulusunun dayandığı başlıca güç olmuştur.
Bu meclis, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını belgeleyen Mondros Ateşkes Antlaşması’nı ve Sevr’i yırtarak onun yerine ulusal bağımsızlığımızı ve Türklüğün şerefini kurtaran Lozan Antlaşması’nı koyan çok onurlu bir görev ifa etmiştir.
23 Nisan, yıkılarak tarih sayfasından silinen Osmanlı Devleti’nin yerine yeni bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluş günüdür. Bugün, aynı zamanda mazlum ulusların yaşamında ve kurtuluşunda da bir dönüm noktası olmuştur.
23 Nisan, evrensel boyutta etkiler göstererek uluslar arası önemli bir sürecin başlatılmasında, sömürgeci emperyalist devletlerin mazlum uluslar üzerindeki kıskancının parçalanmasında tarihi bir başlangıç olmuş, günümüzdeki siyasal dünya coğrafyasının oluşumunda da örnek ve yol gösterici bir rol oynamıştır.
23 Nisan; padişahın mülkü olarak kabul edilen “Memalik-i Osmaniye’yi” vatan düzeyine çıkaran ve padişahın kişisel iradesine “İrade-i Seniye’yi” bağlı bir devlet anlayışı yerine laik, demokratik bir Cumhuriyet rejimini getiren bir günün tarihidir.
23 Nisan, ırk, dil, din, cinsiyet ve mezhep ayrımına yer vermeyen  ve “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” anlayışını kazandıran bir dönemin başlangıcıdır. Şunu hemen belirtmeliyim ki, Kurtuluş Savaşımıza fiilen katılan Bağımsızlık savaşı dönemimizdeki Türkiye halkı, bugünkü Cumhuriyetimizi kuran, bizlere kazandıran ve emanet eden halktır. 
Atatürk’ün gözündeki Türk Ulusu işte bu özlü sözün içinde yatmaktadır. Bugün Türk Ulusunu ırk, dil, din, cinsiyet açısından bölmeye çalışanlar ya da bu görüşü benimseyenler bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşımıza katılmış bulunan, Cumhuriyetimizi kuran bugünkü Türkiye halkına hakaret ve hatta ihanet ettiklerini bilmelidirler. Cumhuriyetimizi onlar kurdu. Biz yüceltip sonsuza dek yaşatmaya Ulusça kararlı ve azimliyiz. 
23 Nisan’ın bu temel felsefesine ve anlayışına sahip çıkmalıyız. Çünkü 1920’lerin Türkiye halkı ya da onun çocukları günümüzde de yaşamaktadır ve bu halkın tümü hiç kuşkusuz Türk Ulusunun eşit haklara sahip şerefli bireyleridir.  Bu vatan hepimizin vatanıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hepimizin devletidir. Ülkemizin ormanları, dağları, nehirleri, yer altı ve yerüstü zenginlikleri hepimizin ve bu vatanda yaşayan herkesin ortak malıdır. Bu mal, hiçbir ayrılıkçı düşünceyle parçalanamaz, bölünemez ve bölüşülemez. Buna Türk halkı ve Türk Ulusu asla izin veremez ve bunu hoşgörüyle karşılayamaz. Bu böyle bilinmelidir…
23 Nisan, Türk Ulusal birliğinin sağlandığı, sınırları Misak-ı Milli ile saptanan Türk Vatanının kurtarıldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günün iki kelime ifadesidir. 
23 Nisan ve Ulusal Egemenlik, Atatürk ilke ve devrimlerinin kilit taşını oluşturur. Bu nedenle ilke ve devrimlerin herhangi birinden ödün verenler, ulusal egemenlik haklarımızdan da ödün vermiş ve buna saldırmış olurlar. 
23 Nisan, Türk’ün Ulusal kimlik ve benliğini, kültürünü, örfünü ve geleneklerini saklı tutarak ulusumuzu çağdaş ve evrensel değerlerle bütünleştiren, bütün uygar uluslarla eşit ve insanlık aleminin seçkin ve şerefli bir üyesi durumunda yükselten bir tarihi gösterir. 
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dünyada hiçbir ülkede bulunmayan iki farklı unsuru bir araya getiren milli bir bayramdır. Bu bayram bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı egemenliğin ilan edildiği anlamlı gün, diğer taraftan “yarının büyükleri, geleceğin garantisi” çocuklar için bir şenliktir. Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği bayram dünya çocukları arasında sevgi ve dostluk bağlarının geliştirilmesi ve tüm insanların barış içerisinde yaşayacakları bir dünyanın oluşmasına katkıda bulunmak için her yıl düzenlenmektedir. 
Atatürk’ün çocuk sevgisini herkes bilmektedir. Atatürk’ün manevi çocuklarıyla ilişkisi o yıllarda yaşayan kişilerin anı kitaplarında yer almaktadır.
Bütün konuşmalarında “ Bugünün küçükleri yarının büyükleri” diyerek geleceğin çocukların elinde olduğunu her fırsatta belirten Atatürk, 1924’te ilk Meclis’in açılış tarihi olan 23 Nisan gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra ise bayramı çocuklara armağan etmiştir. 
Uzun yıllar kutlanan bayram dünyada çocukların sahip olduğu tek bayramdır. 1979’un UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmesiyle bayram uluslar arası bir nitelik kazanmıştır. TRT, 1979’dan bu yana geleneksel olarak 23 Nisan Çocuk Şenliği düzenlemektedir. Bir hafta süren etkinliklere tüm dünya çocukları davet edilmektedir. Farklı kıtalardan farklı ülkelerden gelen çocuklara gönüllü ailelerin misafiri olmaktadır. İşte bunun kanıtı olarak etkinliklere 8-12 yaş arası çocuklar katılabilmekte ve yalnızca barış istemektedirler. 
23 Nisan Çocuk Şenliği için geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye gelen çocukların yaptıkları konuşmalardan alıntılara baktığımızda;
“ Barış en çok çocukların hakkıdır! Değerli büyüklerimiz lütfen biz çocuklara kulak veriniz! Dünya’nın yok edilmesine engel olmak çocukların sevgi ortamında yaşamasını sağlamak sizin görevinizdir. Sizden armağan olarak sevgi ve barış istiyoruz” demektedirler.
Tek istediğimiz ‘Barış' 23 Nisan Çocuk Şenliği'nde Türkiye'ye gelen tüm çocukların şenlik süresince tekrarladıkları bir tek şey var:

"Dünyada istediğimiz tek şey sadece sevgi, barış ve kardeşlik!"
Başka neler mi diyorlar?

"Barış en çok çocukların hakkıdır!"
"Büyüklerin kendi çıkarları için başka ülkelerdeki çocukları öldürmesini önleyin!"

"Sevgili büyüklerimiz, lütfen biz çocuklara kulak verin! Dünya'nın yok edilmesine engel olmak ve çocukların sevgiyle, barışla yaşamasını sağlamak sizin görevinizdir."

"Sizden armağan olarak yalnızca sevgi ve barış istiyoruz, başka bir şey değil."
            23 Nisan için dünya çocuklarının dilekleri;
2 3 Nisan için Kutuplar’ın en yüksek dağına tırmanıp sana neşe dolu bir kartopu atıyorum.
2 3 Nisan için Afrika’nın en beyaz bulutunu uçurup sana özgürlük dileğimi gönderiyorum.
2 3 Nisan için Amerika’nın en hızlı rüzgarını yakalayıp sana özgürlük uçurtmaları gönderiyorum.
2 3 Nisan için Kızılderililer’in en kırmızı ateşini yakıp sana barış dumanlarını gönderiyorum.
2 3 Nisan için Avrupa’nın en parlak yıldızlarını yakıp sana kardeşlik ışıklarını gönderiyorum.
2 3 Nisan için Çin’in en yüce dağında oturup sana barış kuşlarını gönderiyorum.
2 3 Nisan için Hindistan’ın en güzel yağmurlarını çağırıp sana sevgi damlalarını gönderiyorum.
2 3 Nisan için Japonya’nın en mavi denizine dalıp sana dostluk dalgalarını gönderiyorum.
2 3 Nisan için Çöller’in en büyük güneşine ulaşıp sana mutluluk dolu ışınlar gönderiyorum.
         Demektedirler.
Sonuç olarak; çocuklar hepimizin en değerli varlığıdır. Bu ülke gelecekte onların ellerine teslim edilecektir.
Bu anlamda, egemenlik ile çocuk kavramlarının bir araya geldiği gün olan 23 Nisan, çocuklara yaşanabilir bir dünya  bırakma konusunda düşünmek için vesile olarak değerlendirilebilinir. Bu düşünce büyük Atatürk’ün veciz sözüyle bağlanabilir;
Yüce Atatürk;
“Çocukları severiz. Çünkü çocuklar bizim devamımızdır. Her çocukta bizi ebediyete (sonsuzluğa) doğru giden iştiyakımızın (özlemimizin) tatminini (doyumunu) buluruz” demektedir.

Kayıtlı
anafartalar
VIP Üye
******

Performans: 339
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 3895

Anafartalar Lisesi Coğrafya Öğretmeni Denizli


« Yanıtla #2 : 15 Nisan 2007, 16:01:27 »

Paylaşım için teşekkürler
Kayıtlı

İnsanlar son ağaç kesilene, son balık tutulana son çiçek koparılana kadar paranın yenmeyeceğini öğrenemeyecektir.
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic