Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Atatürk Vahdettin'i nasıl savundu?  (Okunma Sayısı 4335 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yesevi
VIP Üye
******

Performans: 32
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 591


Eski kullanıcı adı "melihakar"


« : 17 Aralık 2006, 18:39:17 »


Atatürk Vahdettin'i nasıl savundu?

         

MUSTAFA ARMAĞAN'ın yazısı

Atatürk, Vahdettin’i savunuyor!

Birkaç haftadır üzerinde türlü spekülasyonlar yürütülen son saltanat mührü, bir son dakika sürprizi olmazsa bugün itibarıyla saraya geri dönmüş olacak. Bu olay bana ‘Osmanlı’nın evine dönüşü’nü hatırlattı.

Evdekiler onu unutmuş görünseler de, Türkiye’nin dış mahfillerde hakaret gördüğü her seferinde içlerinde ‘büyük’ ve ‘güçlü’ bir devlet özlemi yanıp tutuşuyor ve alevli bir ok gibi hafızalarına yürüyen şeyin Osmanlı şevketi olduğunu hatırlıyorlar. Bu, Freud’un sözünü ettiği “yara izi”dir işte. Yarayı unutsak bile yaranın izi kalmıştır derimizin üzerinde. O ize baktığımızda yarayı da, yaralayanı da, yaralı bünyeyi de düşünmeye mahkûmuz.

Cumhuriyet’in kurucularının Osmanlı tarihine bakışlarında bu yara izi, kendisini her fırsatta ele verir. Osmanlı kötülenir; ama “altın çağ” müstesnadır. Sinan benzersizdir, Fatih, Yavuz, Kanuni büyüktür vs. Böylece seçmece ve kesmece satılan bir karpuz sergisine girmiş gibi oluruz. ‘Huz mâ safa, da mâ keder!’ Neşelendirecek olanı al, üzecek olanı bırak, kuralı geçerlidir burada. Tabii ister istemez ‘Bu bir tarih midir?’ sorusunu sorarız. Sormak zamanı gelmiştir daha doğrusu.

Kabul edelim ki, Cumhuriyet döneminde, “olan” değil, “olması arzulanan” bir tarih yazılmıştır daha çok. Tarih arzuya göre sıcak veya soğuk olarak servis edilmiştir. Nitekim inkılap tarihi alanının önde gelen otoritelerinden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, 8 Kasım 1974’te TRT televizyonunda yaptığı konuşmada, çalışmalarının duygusal plânda kaldığını, haddizatında 1950’lere kadar Atatürk konusunda objektif olunamadığını itiraf etmiştir.

Atatürk’ün bazı konuşmalarında hemen bütün Osmanlı padişahlarını, ayrım gözetmeden eleştirdiğini, bazılarında ise yücelttiğini görmemizin bir sebebi bu duygusallıktır. Mesela 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in sorusu üzerine şunları dile getirmişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegâne millet, bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dinî ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Bu konuşmada “milletimiz” kelimesinin Fatih’i de kuşatan bir anlamda kullanıldığına ve 40 yaşındaki Gazi’nin, Türklerin zalim ve barbar bir millet olmadığını ispat için İstanbul’un fethine sarılışına dikkat buyurun. Gelgelelim tam 2 yıl sonra (17 Şubat 1923) İzmir İktisat Kongresi’ndeki Mustafa Kemal’in, tam da aynı sebeple Fatih’i eleştirdiğini görüyoruz. Nasıl mı oluyor? Buyurun beraber okuyalım söylediklerini:

“Osmanlı hakanları... Ele geçirdikleri ülkelerdeki, o dili, dini, geleneği, her şeyi birbirinden ayrı ulusları olduğu gibi korumaya kalkıştılar; onlara bütün bu özellikleri koruyabilmeleri için imtiyazlar (ayrıcalıklar) bağışladılar. Örneğin; Fatih zamanında Cenevizlilere ve patriklere verilen ayrıcalıklarla açılan yol, sonraları daha çok genişlemiş ve genişletilmişti. Üstelik, bu ayrıcalıklar, devletin en güçlü, en gösterişli günlerinde bağışlanıyordu. Bir zorunluluk değil, sadece bir “şahane” bağış olarak.”

Şimdi hangi Mustafa Kemal’e inanacağız? İki yıl önce Amerikalı gazeteciye Fatih’in Cenevizlilere ve Patrikhane’ye tanıdığı imtiyazları bir civanmertlik olarak gören ve bununla övünen Mustafa Kemal’e mi, yoksa tam da bu yüzden Fatih’i eleştiren Mustafa Kemal’e mi itibar edeceğiz? Nasıl oluyor da 2 yıl önce gurur kaynağı ve Türk milletinin uygar olduğunu kanıtlayan belgeler, bu defa milletin kaynaklarını tüketen ve ülkemizin ekonomik kökünü kurutan keyfî birer uygulama damgasını yiyebiliyordu?

Bence tarihçilerimiz bu kördüğümü çözmek zorunda. Kaçarak, görmezden gelerek bu işin içinden çıkamayız. Sorunla mertçe yüzleşmemiz gerekir. Ancak böylelikle 1922-1924 arasında gerçekleştiğini tespit ettiğimiz “büyük kırılma”nın, daha doğru bir deyişle yeni Türkiye’nin zihinlerinde ortaya çıkan “yırtılma”nın kökenine inebilir ve sorunu doğru teşhis edebiliriz. Bundan sonraki adım, tarihin rehabilite edilmesidir ki, oraya varmak için daha geçmemiz gereken çok aşama var.
Ben saltanat mührüyle yine gündemimize giren Sultan Vahdettin’in sırtına yapıştırılmış “hain” damgasının da bu büyük yırtılmanın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Burada sorulması gereken soru şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de, yani 23 Nisan’ın hemen ertesi günü TBMM gizli oturumunda Vahdettin’i temize çıkarmak için söylediklerini nereye koyacağız? İleride devam etmek üzere şimdilik birkaç satırına bakmaya ne dersiniz? (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir):

“Millet, Hilafet ve Saltanat makamının bağımsız ve tehlikeden uzak bulunmasını vicdanî bir emel saymıştır. Müslümanların Halifesi’nin bundan başka bir şey düşünmesi mümkün müdür? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Hatta zât-ı şâhânenin ağzından işitsem bunun mutlaka zor ve baskı altında söylendiğine hükmederim.”

Neler oluyor yahu?

1920 Nisan’ında Vahdettin kendi ağzıyla, ‘Ben İngilizlerle çalışıyorum, kurtuluş murtuluş umrumda değil, işbirlikçinin tekiyim’ dese bile inanmam, bunun katiyen İngilizlerin silah zoruyla söylediğine hükmederim diyen ve sonradan ihanetinin belgeleri arasında sayılan fetvayı “sânia”, yani iftira ve hile olarak niteleyen Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım 1922’de “şuursuz ve idraksiz bir hain” olarak yaftalayacaktır onu.

Burada kapatayım; çünkü aklıma 1 Mart 1923’teki açık celse konuşmasında Misak-ı Millî’ye karşı çıkanları ‘hain’ ilan eden kişinin bundan sadece bir iki gün önce, 27 Şubat 1923’teki gizli celsede Misak-ı Millî’nin bir harita çizmediğine dair sözleri geliyor ki, dikkat! mayınlı araziye giriyoruz ikazını duyar gibi oluyorum.
Kayıtlı

Tarihi yağmaladı üç-beş düzine talihsiz...
Değerler alt-üst oldu, mukaddesat sahipsiz!...
salp
VIP Üye
******

Performans: 815
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1554

süleyman çelebi anadolu lisesi


« Yanıtla #1 : 17 Aralık 2006, 20:34:29 »

HAİNİYLE KAHRAMANIYLA BU TARİH BİZİM OLDUĞU GİBİ OBJEKTİF BİR BAKIŞLA YAZMANIN ZAMANI GELDİ.ÇOCUKLARIMIZA FATİHİ KAHRAMAN OLARAK GÖSTERİRKEN VAHDETTİN'İ HAİN OLARAK GÖSTERMEK NE KADAR SAĞLIKLI BİLEMİYORUM AMA GERÇEKLERİ İNKARLA DAHA BÜYÜK SORUNLAR YARATIYORUZ.DOĞU SORUNUNDA BUNUN ETKİSİ HİÇ YOK MU?biz tarihte 16 devlet kurmakla övünürüz ama 16 devlet yıktığımızı kabullenmeyiz.YIkan kimler .........
Kayıtlı
albedo
Genel Moderator
******

Performans: 1558
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1793


Kemal Akalın


« Yanıtla #2 : 18 Aralık 2006, 09:40:15 »

melihakar  hocam,paylaşımınız içn teşekkür ederim.. Eğer gönderdiğiniz yazı bir alıntıysa kimin olduğunu da veya nerden alındığını da yazabilirmisiniz?
Kayıtlı

Tekirdağ KNG MTAL Coğrafya Öğretmeni                             Lodos, herşeyi titretiyor...
Yesevi
VIP Üye
******

Performans: 32
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 591


Eski kullanıcı adı "melihakar"


« Yanıtla #3 : 23 Aralık 2006, 17:10:47 »

melihakar  hocam,paylaşımınız içn teşekkür ederim.. Eğer gönderdiğiniz yazı bir alıntıysa kimin olduğunu da veya nerden alındığını da yazabilirmisiniz?

Hocam en üstte Mustafa Armağan'ın yazısı olduğu zaten yazıyor
Kayıtlı

Tarihi yağmaladı üç-beş düzine talihsiz...
Değerler alt-üst oldu, mukaddesat sahipsiz!...
strabon
Sürekli Üye
***

Performans: 6
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 112


« Yanıtla #4 : 23 Aralık 2006, 18:49:02 »

arkadaşlar sitemizde bu tür konuları bence tartışmayalım.. en azından bu sitede..
Kayıtlı
markopolo
Yeni Üye
*

Performans: 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #5 : 23 Aralık 2006, 18:59:18 »

Tarihi yazan halktır...Atatürkün NUTUK ilk gırış sahıfesıne bakın bu konuda ne demek ıstedıgı bellı..tek kaynak nutuk...Bu kadar eskıye özlemi bırakın glecege bakın...BUGUN MOGOL BIRINE sorsak onlarda CENGIZ han şöyle kahramandı böyle işgal etti çın den avrupaya en buyuk ımparatorluk mogol ımparatorlugu dıycek...PEKI bugunkü mogolıstan ın uygar dunyadakı yeri ne....Bır laf var BİZ ESKİDEN SU İÇERDİK TESTİDEN....Aartık fetihleri işgalleri bırakalımda bilimde sanatta insanlık tarihınde ne katkılarımız oldu onlara bakalım....
Kayıtlı
ergül
VIP Üye
******

Performans: 37
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1037


« Yanıtla #6 : 23 Aralık 2006, 19:21:18 »

Bence de; Bu günümüzü kimlere borçlu olduğumuzu unutmayalım.Yugoslavya'nın nasıl parçalara ayrıldığını unutmayalım.Bugün çatışma olan ülkeleri unutmayalım.Farklı düşünelim,birbirimizi eleştirelim, ama tek yumruk-tek yürek olmayı bilelim.Ata'yı, cumhuriyeti yermenin kimlerin işine geleceğini iyi düşünelim.
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



« Yanıtla #7 : 23 Aralık 2006, 19:44:24 »

Gençliğe Hitabe 
GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.


Ey Türk İstikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!


           20 Ekim 1927


 
 
Kayıtlı
aysel
Uzman Üye
*****

Performans: 48
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 344



« Yanıtla #8 : 23 Aralık 2006, 19:46:35 »

Samsun'a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş 
1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir :
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş'ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...


 


İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da, İtilâl Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusuda İzmir'e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.

Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç'ı ve Resmî Göçmenler Komisyonu , Mavri Mira Hey'eti'nin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Hey'eti tarafını,olan yönetilen Rum okullarının izni teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.

Ermeni Patriği Zazen Efendi de, Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve 4 İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.
 
Kayıtlı
Mustafa Selçuk
Yeni Üye
*

Performans: 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3


« Yanıtla #9 : 23 Aralık 2006, 21:13:20 »

HANEDANLIKLAR İLE BAĞIMSIZ DEMOKRATİK CUMHURİYETLERİ KARIŞTIRMAMAK GEREKİR.
İMPARATORLUKLAR ULUS DEVLET DEĞİLDİR.ÇOK ULUSLUDUR.O SİSTEM DE ÖNEMLİ OLAN HANEDANIN GELECEĞİDİR.
SIRP VE YUNAN İSYANLARIYLA BAŞLAYAN OSMANLI DAN BAĞIMSIZLIK KAZANMA SÜRECİ,TÜRK LERLE SONA ERMİŞTİR.
TÜRKLER AYRICA İŞGAL ALTINDAKİ TOPRAKLARDAN İŞGALCİLERİDE KOVARAK VATAN KAZANMIŞLARDIR.
BUNDAN GAYRISI ÜLKEMİZDE YAŞAYIPTA BUNU İÇİNE SİNDİREMEYENLERİN HAZIMSIZLIĞIDIR.
Kayıtlı
türkü
VIP Üye
******

Performans: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 508


« Yanıtla #10 : 23 Aralık 2006, 21:25:04 »

sevgili dostlar Coğrafyacı yönünüze diyecek yok :Ancak nedir bu bizi birbirimize bağlayan kişi ve değerleri yargılama çatlak seslar çıkartmak bizlere yakışmaz bizler toplumun biraraya gelmesindeki önemli harçlar olmalıyız ılımlı yapıcı,toparlayıcı yön gösterici olmalıyız. Halbuki gözümüzle görmediğimiz,kulağımızla duymayıp üçücü şahısların  dönemewin koşullarına göre yazdığı tarihi tartışıyoruz bırakalım bunları rica ediyorum harçlarımızı bozup ayrışmayalım NE GEREĞİ VAR ŞİMDİ?
Kayıtlı
cografyam
Yeni üye
*

Performans: 3
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 40


« Yanıtla #11 : 24 Aralık 2006, 11:12:36 »

Gereksiz bir tartışma.Herkes dilediğine inanır.Tarihte su yüzüne çıkmamış bazı gerçeklerin bazı nedenlerle gizlendiği muhakkatır fakat bu bizlerin kendi ideolojilerimiz ekseninde hiç de bilimsel olmayarak ötekinin görüşüne karşı çıkayım da ne olursa olsun mantığıyla halledilemez.Çok üzücü bir arkadaşımızın gençliğe hitabeyi burada tam sütün olarak yazmış olması bile bir kutuplaşma-kutuplaştırma hastalığı.Atatürk de bizim Vahdettin de. N.Fazıl da bizim N.Hikmet de..Biraz da meseleye böyle bakalım ve coğrafyamızı bu tür sonu hiç bir zaman uzlaşmayla sonuçlanmayacak tartışmalarla meşgul etmeyelim.
Kayıtlı

www.cografyam.org /Ercan ÇELİK
M.Sami KÖROĞLU
Admin
Site Yöneticisi
*******

Performans: 2999
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5010


Adıyaman


Site
« Yanıtla #12 : 24 Aralık 2006, 11:17:50 »

Paylaşımın farklı boyutlara gitmesini engellmek için konuyu kilitliyorum.
Kayıtlı

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic